İçeriğe geç

Rüzgâr, hareket hâlinde olan bir hava kütlesidir. Bu hareket, belli bir yönde olup, hemen daima yataya (ufkî) yakındır. Birbirinin yanındaki iki bölgeden birinde hava basıncı yüksek (antisiklon alanı), ötekinde alçak (siklon alanı) ise, yüksek basınç alanından alçak basınç alanına doğru bir hava akışı olur. İşte bu hava akışına “rüzgâr” denir. Basınç farkının az veya çok oluşuna göre, rüzgâr ya hafif ya da şiddetli eser. Rüzgârın bu şekilde şiddetli esmesi hâline ise “fırtına” denir.

Rüzgârların esişi, insanlar için öyle malum ve maruf olmuştur ki, onlar, bunun vermiş olduğu ülfet ve ünsiyetle onların Cenâb-ı Hak’tan olduğunu âdeta unutmuşlardır. Kur’ân-ı Kerim de buna telmihen وَالْمُرْسَلَاتِ عُرْفًا demektedir.58 Yani rüzgârlar mâruf (bilinen, alışılan bir şekilde) esmektedirler.59

فَالْعَاصِفَاتِ عَصْفًا“Şiddetle eserek savurup atanlara.”60 Yani belirli şekillerde esen bu rüzgârlar, bazen de bir kısım değişikliklere uğrayarak ortalığı kasıp kavuran, etrafa dehşet salan hortumlar ve tayfunlar halinde görülürler.

وَالنَّاشِرَاتِ نَشْرًا“Yaydıkça yayanlara.”61 Yani bulutu semaya, tohumu da yere sarıveren mevsim rüzgârlarına.

فَالْفَارِقَاتِ فَرْقًا“Birbirinden iyice ayıranlara.”62

Yukarıda zikredilen bütün bu rüzgârların verâsında, onlara nezaret edip icraat-ı ilâhiyeyi alkışlayan melâike-i kiram ve bütün bunları emriyle idare eden Allah’tır (celle celâluhu).

Cenâb-ı Hak, Mürselât sûresiyle esbabı, izzet ve azametine perde yapma esprisi içinde meleklerin nezareti ve alkışlaması altında icraat-ı sübhaniyesini böyle anlatırken, Mü’minûn sûresinde geçen şu âyet-i kerimeyle de çok veciz olarak yedi yoldan gelen rüzgârlara –Allahu a’lem– işaret etmektedir: وَلَقَدْ خَلَقْنَا فَوْقَكُمْ سَبْعَ طَرَۤائِقَ وَمَا كُنَّا عَنِ الْخَلْقِ غَافِلِينَ“Andolsun Biz, sizin üstünüzde yedi yol yarattık. Biz (yarattığımız) mahlukattan habersiz değiliz.”63

514