Evet, nebilerin göstermiş oldukları mucizeler, beşer için terakkide bir son noktadır.. ve Kur’ân-ı Kerim, mucizelerden bahseden bütün âyetleriyle, beşerin, çalışıp çabalayarak bu ufka ulaşmasını teşvik etmektedir. Ne var ki insanlık, bilim ve teknolojide ne kadar ilerlerse ilerlesin ve âyette zikredilen hastalıkları tedavi etme adına kaç çeşit ilaç üretirse üretsin, ölüleri diriltmek için hangi yollara müracaat ederse etsin bunlar, geçici birer müdahaleden ibaret kalacak ve mucizelerin ulaştığı ufka asla ulaşılamayacaktır.
4. Kanunların Perde Arkası
Bundan önceki bölümlerde Kur’ân-ı Kerim’in teknik ve teknolojik sahalardaki gelişmelere dair işaretler ihtiva eden âyetleri üzerinde durmaya çalışmıştık. Burada bizim arz etmek istediğimiz şey, Cenâb-ı Hak, kudret ve iradesiyle yazdığı kâinat kitabındaki o baş döndürücü nizam ve intizamını ve Kur’ân’ın bize bu nizam ve intizamı özetler hâlinde anlatıp fikir ve irfanlarımızı inkişaf ettirerek, hepimizi kâinat meşherlerinin zümrüt tepelerinde gezdirip zâtına ve ötelere uyarması hususudur.
Her ilmin kendisine mahsus bir kısım sabit hakikatleri vardır. İşte bu hakikatlere dayanılarak çeşitli kanunlar ortaya konulmaktadır. Şekli devamlı surette değişen harflerden müteşekkil bir kitabın okunması mümkün olmadığı gibi, birer harf mahiyetinde olan kanunların sürekli değişmesi de kâinat kitabını okunup anlaşılmaz hâle getirecektir. Evet, kâinattaki kanunlar sabit ve değişmez olduklarından dolayı (buna biz âdetullah diyoruz), insanlar onları keşfetmekte –bu kanunlar keşfedenlere nisbet edilerek anılsalar da (Nevton kanunu, Arşimet kanunu.. vb. gibi)– bu muhteşem kitapta Allah’ın vaz’ettiği esasları, disiplinleri değerlendirmektedirler. Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerim’inde, işte bu sabit hakikatlerin yüzündeki nikabı kaldırarak onların arkasındaki esas sabit hakikat olan isim ve sıfatların tecellîlerini göstermektedir.