Onların bu çalışmaları Kur’ân-ı Kerim’in kâinatla alâkalı emirlerine gösterilen bir hassasiyet örneğidir. Kur’ân, şeriat-ı diniye ile şeriat-ı fıtriyeyi birlikte ele alıp, bunları talebelerine bir hakikatin iki yüzü gibi sunmuştur. Evet O, namaz kılmayı, zekât vermeyi emrettiği gibi, kâinatı bütün alanlarıyla rasat etmeyi, Allah’ın yerde ve gökte yarattığı sanat eserleri üzerinde inceleme ve araştırma yapmayı da teşvik etmiştir. Bize göre gerçek mânâdaki takva da bu olsa gerek. Evet, şeriat-ı diniye ve şeriat-ı fıtriyeden birisini ihmal etmek, hayatı tek boyutlu devam ettirmek mânâsına gelir ki, iki-üç asırlık âlem-i İslâm’ın yaşadığı inkırazların başlıca sebebi de bu olsa gerek.
Kur’ân, ilim ve tekniğe teşvik ettiği, varlık ve kâinat üzerinde düşünmeyi emrettiği hâlde, maalesef tâli’siz bir dönemde, Allah’ın yarattığı mahlukat üzerinde tefekkür etmeyi mahzurlu sayabilecek, “Yer ve gökyüzündeki cisim ve varlıklar üzerinde düşünmek ve bunlarla alâkalı araştırmalar yapmak ne işe yarar?” diyebilecek kadar Kur’ân’dan nasipsiz bir hayli cahil zuhur etmiştir.. ve Allah (celle celâluhu), mü’minleri, gökte ve yerdeki âyetlerini tetkik ve temâşâya davet ederken, O’nun emirlerini kendi dar havsalalarına göre yorumlayan bir hayli de nasipsiz türemiştir. İlk Müslümanlar ilim, fen ve teknikle kalb ve kafalarını aydınlatıp, hem iç (enfüs), hem de dış dünyada (afak) derinleşmelerine karşılık şeriat-ı fıtriye ve dini emirleri birbirinden ayıranlar kendi fasit daire (kısır döngü) ve çıkmazları içinde bocalayıp durmuş ve âlem-i İslâm’ı da günümüzde olduğu gibi hep gerilerin gerisine götürmüşlerdir.