Şimdi isterseniz, âyet-i kerimede geçen bazı kelimelerin karakteristik özel durumları üzerinde duralım: “Ref’ etmek”, bir şeyin mekânla irtibatını kesip onu yükseğe kaldırmak demektir. Yoksa yatık bir şeyi kaldırıp dikmek demek değildir. Meselâ, küre-i arz üzerinde bazı tepeler vardır ve bunlar dik dururlar. Fakat bunlara hiçbir zaman “merfu’” yani “kalkmış” denilmez. Yine kafamız, ayaklarımıza nispeten diktir ama biz “kafamız kalkıktır” demeyiz.
Bu âyet-i kerimeden anlaşıldığına göre Allah (celle celâluhu), dünyayı ve semaları herhangi bir mesnede dayandırmaksızın –Kur’ânî ifadesiyle– وَالسَّقْفِ الْمَرْفُوعِ“Yükseltilmiş tavan”37 olarak başımızın üstünde tutmaktadır. Cenâb-ı Hak bir kanun vaz’etmiştir ki, onunla (atmosferle) dünyayı her gün binlerce göktaşının çarparak mahvetmesinden korumaktadır. Ayrı bir kanun vasıtasıyla da sistemlerin birbirlerine çarpmaları gibi tehlikeleri bertaraf etmektedir.
İlk devir tefsircilerinden olan Mücahid, İkrime, Katâde ve Hasan Basrî (radıyallâhu anhüm) gibi müfessirler, İbn Abbas’ın (radıyallâhu anh) göklerin direksiz olmasıyla ile ilgili âyeti şu şekilde tefsir ettiğini naklederler: Doğrusu semaların bir mesnedi, bir nokta-i istinadı vardır ama, o sizin görebileceğiniz türden değildir. Zira bu, sizin görebileceğiniz mahsûsat (duyu organlarının algılama sahasına giren) cinsinden bir şey olmadığı için siz onu göremezsiniz.38
Dipnotlar
- 37 Tûr sûresi, 52/5.
- 38 et-Taberî, Câmiu’l-beyân 13/93-95; İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’ân 2/500.