Her şeyden evvel o günün Müslümanları, Kur’ân’ın her âyeti karşısında “Acaba Allah ne diyor?” mülahazasını bütün hayatlarının yegâne gayesi bilerek onu değişik yorumlarla anlamaya çalışmış; Allah’ın Kur’ân’da ortaya koyduğu her meseleyi birer birer ele almış ve her hâdiseyi inceden inceye tetkik etmişlerdi. Dahası, ilk ilmî toplantılar, müzakereler de onların insanlığa armağanıydı. O kadar ki, o mahfillerde konuşulup tartışılan pek çok mesele bugün dahi hâlâ, geçerliliğini ve tazeliğini korumaktadır. Elbette ki, o günün mebdedeki o gelişmeleri ile günümüzde ilmin ulaştığı seviyeyi mukayese etmek doğru olmayacaktır. O günkü ilmî seviyenin bugüne nazaran geri olduğu muhakkaktı. Ancak, o meseleyi o günün şart ve imkânları içinde değerlendirdiğimizde, o çağdaki Müslüman araştırmacıların kendi üzerlerine düşen vazifeleri bihakkın yerine getirdikleri görülecektir. Hele işi başlatanlar olarak merkezi tutmaları, onların başarılarını kat kat öne çıkarır; zira ‘merkezde ve mebde’de nokta kadar bir açılımın muhit hattında kocaman bir açıya dönüşeceği’ esprisi açısından onların başarıları bugünkülerin kat kat üstünde sayılır.
Hiç şüphesiz burada, üzerinde durulması gereken hususların başında bizim üç-dört asırdan beri süregelen durgunluğumuz ve onun muhasebesi gelmektedir. Evet, İslâm dünyası, birkaç asırdır ciddî bir inkıraz yaşamaktadır. Öyle ki, bu dönemde ilmî hayat tamamen durmuş; ne tekke ne zaviye ne de medresede ciddî canlılık kalmamıştır. Yani bir tarafta gönül ve ledünniyat gurûb üstüne gurûb yaşarken diğer yandan da ilmî sahada çok ciddî ihmaller olmuştur. Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan’daki ilâhî maksatları anlama mevzuu tamamen terke uğramış ve Müslümanlar hemen her sahada bir tedenni fasid dairesi içine sürüklenmişlerdir.