Nebilere ait mucizelerde de toplumların terakki, huzur ve saadetiyle alâkalı önemli mesajlar vardır. Aynı zamanda bu zatların sunmuş oldukları mesajlar ve göstermiş oldukları mucizeler kendi dönemleriyle de sınırlı değildir. Her mucize, bir yönüyle nebinin nübüvvetine, diğer bir yönüyle de hayatî bir hakikate ve gelecekte ortaya çıkacak bir açılıma işaret etmektedir.
Meselâ, Kur’ân-ı Kerim’de, Hz. Süleyman’la (aleyhisselâm) alâkalı: “Sabah gidişi bir aylık mesafe, akşam dönüşü de yine bir aylık mesafe olan rüzgârı Süleyman’a (onun emrine) verdik…”94 buyrulmaktadır ki, âyet-i kerimede ifade edilen rüzgâr, bilinen rüzgârlardan değil, Hz. Süleyman’ın emrine verilmiş özel bir rüzgârdır. Süleyman (aleyhisselâm), emrine verilen bu rüzgârla, –Cenâb-ı Hakk’ın kendisine lütfettiği böyle bir mucize ile– bir günde vasıtasız olarak havada bir aylık yol katederek dilediği yere gidebiliyordu.
Vasıtasız olarak semalara çıkıp havada gezmek, terakki adına insanoğlunun ilerleyebileceği en son sınırdır. Beşer, bugüne kadar havada sürtünme meselesini aşmış, yerçekimini halletmiş ve havada uçmayı başarmıştır. Kur’ân-ı Kerim’in havada uçulabileceğine işaret eden bu âyetini çok iyi anlayan İsmail Cevherî, Hazarfen Ahmet Çelebi ve Lagari Hasan gibi kimselerin yaptıkları uçuş denemelerini, bu âyetin mü’min ruhlarda uyardığı azim ve heyecana bağlamıştır.
Onlar, henüz uçma fikrinin pratiğe dökülmediği bir devirde Galata kulesinden Üsküdar’a kadar uçmayı başarmış.. roketle semaya çıkma denemeleri yapmış.. dahası bazıları itibarıyla bu uğurda canlarını feda ederek şehit olmuşlardı. Ne var ki daha sonra gelen kimseler, hem Kur’ân’a hem de Cenâb-ı Hakk’ın kâinatta vaz’ettiği kanunlara sırtlarını dönmüş, seleflerinin açtıkları bu yolda yürüyememiş ve bu düşünceyi daha ileri götürememişlerdir. Hatta bu kabîl atılımları gereksiz bulmuş ve tenkit bile edebilmişlerdi…
Dipnotlar
- 94 Sebe sûresi, 34/12.