İçeriğe geç

Her gün feza-i ıtlaktan dünya semasına on binlerce meteor (göktaşı) yağmaktadır. Ama atmosfer sahip olduğu tabiî savunma gücüyle bu taşlara karşı âdeta koruyucu bir çatı vazifesi görmektedir. Ayrıca o, rüzgârların oluşmasında da çok önemli bir ortam oluşturmaktadır. Öyle ki, onlar, değişik adlar ile zikredilirken kâh meltem olup kâkülümüzü okşamakta, kâh rüzgâr olup tohumları taşıyarak aşılama yapmakta, kâh fırtına olup bulutları birbirine karıştırmakta ve yağmurun yağmasına vesile olmaktadırlar. Rüzgârlar, bazen kutuplardan ekvatora doğru, bazen de ekvatordan kutuplara doğru esmekte ve bütün bu menzillerde farklı isimler alarak farklı fonksiyonlar eda etmektedirler; etmekte ve ilâhî meşîetle insanın emrine âmâde olduklarını sergilemektedirler.

İnsan, yeryüzünde gezip tozarken çok defa o nimetin farkında değildir ama nimet sahibi cömert, nimet de vefalıdır ve bu sayede insanoğlu asla mahrumiyet yaşamamaktadır. İnsan, yazın boğucu sıcağında çalışırken ve kan ter içinde kaldığı anlarda, ne büyük bir iştiyakla rüzgârın esmesini bekler; bekler de bir meltem gelip onun vücudunu okşayınca onun ne büyük bir nimet olduğunu anlar; tabiî sahibini biliyorsa.

İnsanlar birbirlerine seslerini yine atmosfer vasıtasıyla duyurmaktadırlar. Onun dışına çıkan kimse, bir metre uzağında bulunan birine dahi sesini duyuramaz. Zira sesi taşıyan atmosferdir. İnsan, zeminin üzerinde bitkilerin başlarını okşaması ve serinletmesini, bulutları sevk edip birbiriyle buluşturmasını, erkek tohumları dişi tohumlara aşılamasını düşündüğünde ancak, havanın ne kadar büyük bir nimet olduğunu anlar ve böylesi büyük bir nimetin tesadüflerin işi olmadığını idrak eder.

490