Bundan sonra da sürekli ilimler gelişmeye devam edecek; insan düşüncesi, ilimlerin inkişafı ölçüsünde derinleşecek; bir yandan (x) ışınları ve elektron mikroskoplarıyla mikro âlemlerdeki bilinmezler ortaya çıkarılırken, diğer yandan da devâsâ teleskoplar ile en büyük dairede, ulaşılabildiği kadarıyla kâinat didik didik edilecek. Böylece, âdeta insan gibi pek çok varlık da teşrih masasına yatırılarak; en ince parçasına kadar her şey müşâhede imbiğinden geçirilmek suretiyle netice nereye varırsa varsın, her şeyin, hâl ve kâl diliyle “Lâ ilâhe illallah” dediği duyulacaktır.
Bu hakikati Kur’ân, kâinatı kudret ve iradesiyle var eden Sahib-i Kur’ân’ın beyanı olarak anlatmaktadır ki, Allah (celle celâluhu) bu yüce hakikati “Biz onlara âfâkta ve kendi nefislerinde âyetlerimizi göstereceğiz de, nihayet onlar için (Kur’ân ve onun ifade ettiği şeylerin) gerçek olduğu apaçık ortaya çıkacaktır.” âyetiyle, hem bir müjde hem de bir vaad mânâsında ifade etmektedir.
Bu hitap, o gün sahabeye idi. O günün o temiz ve sade insanları bu hitaptan ne anlamışlar onu bilemeyiz. O devirde âfâka ait rasat aletleri olmadığı gibi enfüsün de her yanını bilmek mümkün değildi. Ayrıca (x) ışınları keşfedilmemişti ve elektron mikroskopları da henüz yoktu. Ama Kur’ân onlara, “Gelecekte herkese ‘hak’ dedirteceğiz” diyordu. Demek ki bu âyet onlara bir şeyler ifade ettiği aynı anda 20. asrın insanına da çok ciddî şeyler fısıldıyordu.