Osmanlı, o mimari abideleri, değişik kültür eserlerini, şifahaneleri, imarethane ve aşhaneleri tesis ettiği dönemlerde, Avrupa ciddî bir cehalet ve vahşet içindeydi. O dönemde Avrupa’nın, medeniyetin “m”sinden bile haberi yoktu. Gel gör ki Avrupa sevdasıyla başı dönmüş, bakışı bulanmış bazı aydınlar, “inadım inat” diyerek, bütün bunları bir türlü görmek istememekte ve koca bir cihan devletini, densizce karalamaya devam etmektedirler. Her şeye rağmen şu bir gerçek ki biz, o kökün semereleri ve iyisiyle-kötüsüyle onların evlatlarıyız. Binaenaleyh aslımızı inkâr ve ecdadımıza küfretme gibi yanlışlığa düşülmemesi yanında, kuru kuruya onların yaptıklarıyla övünme gibi ayrı bir hataya da girilmemesi gerektiği kanaatindeyiz.
Daha açık bir ifadeyle her zaman akıl, iz’an ve insafla davranmak mecburiyetindeyiz. Şayet onlardan bize intikal eden kültür ve medeniyet mirasını geliştirememiş ve Batı hayranlığıyla kendi kökümüze kezzap dökerek onu kurutmuşsak “redd-i miras”ta bulunmuş sayılırız. Evet, yıllar var biz, Kur’ân’ı kendi derinliği içinde ele alamadık. Aksine Batıdan transfer ettiğimiz fikir ve düşünceler ile Allah kelamını değerlendirmeye tâbi tuttuk. Böyle olunca da, onu hakkıyla anlamak mümkün olmadı, olamazdı da. Zira kendimize ait bir dünyayı, başkalarına ait kriterlerle dizayn etmeye çalışıyorduk ki neticenin hüsran olacağı açıktı. Bu şekilde kat’iyen yol alamazdık; yol almak bir yana kendi güç ve kuvvet kaynaklarımızı da kurutmamız mukadderdi.