İçeriğe geç

Şimdi de bu âyetin mevzuumuzla alâkalı daha farklı bir yönü üzerinde duralım: Cenâb-ı Hak, iradesini kötüye kullanan bir insanın dalâletini murat buyurursa onun göğsünü daraltır. İman etmemek ve bu imanın gereği olan ibadetleri yapmamak, böyle bir kimsenin kalbinde, ciddî bir darlık ve sıkıntı meydana getirir. Kâfir, iradesini iyi yönde kullanmadığından, Allah da onun Cennet’e girmesini murad etmez. Bu neticeyi hazırlayan başka değil, imanı irade etmeyen ve bir kere olsun alnını secdeye koyup “Aman yâ Rabbi! Beni dalâlete sevk etme!” demeyen kâfirin kendisidir. O kimse, kendi iradesiyle dilini, kalbini ve dimağını küfür istikametinde kullanmış ve hiçbir ilâhî ikaza ve çevresinde olup biten hâdiselerin mânâ, muhteva ve yorumlarına bakmamış ve dikkat etmemiştir. Bu yüzden de Allah (celle celâluhu) onun idlâlini murad buyurmuştur.

Hakkında böyle bir takdir buyrulan kişinin göğsü daralır ve sanki gırtlağı sıkılıyor gibi olur. Âyet-i kerimede, havasız kalan bir insanın tasviri yapılmakta, zindanda havasız kalmış veyahut da boynuna ip takılmış bir insanın durumu resmedilip canlandırılmakta ve âdeta havasızlıktan tıkanan bir insanın fotoğrafı gözlerimizin önünde şekillenmektedir.

Âyet-i kerimedeki fiil kipi özellikle kullanılmıştır. صَعِدَ kelimesi, عَلَا mânâsına yükselmek demektir. Ama Kur’ân, ne يَعْلُو ne de يَصْعَدُ dememektedir. Burada belâgat açısından bir kısım nükteler vardır. İnsan, يَصْعَدُ kelimesinde, âdeta semaya çıkan vasıtaların seslerini duyar gibi olmaktadır. Ancak kelime, farklı bir kalıp olan يَصَّعَّدُ şekline çevrildiğinde işin içine bir de zorluk ve sıkıntı mânâsı girmektedir.

498