Bunun gibi âyet-i kerime de kâfirin sıkıntısını, bilinen bir şeyle anlatmaktadır. Onun bilinmeyen bir şeyle anlatılması mümkün değildir. Çünkü zaten inanan bir insanın kâfirin sıkıntısını anlamasına imkân yoktur. Benzetme için seçilen malzeme de bilinmeyen bir şeyden seçilecek olursa mesele, çift bilinmeyenli denkleme dönüşür. Oysa Kur’ân’ın beyanı, gayet açık ve fasihtir: “…onun göğsünü (o kimse) göğe çıkıyormuş gibi dar ve tıkanık hâle getirir.”
Kur’ân, kuşların tayerân ettiği sahayı جَوِّ السَّمَۤاءِ“göğün boşluğu”, yani yaşamaya, nefes almaya elverişli olan saha tabiriyle ifade ederken, burada فِي السَّمَۤاءِ“semanın içinde” tabirini kullanmaktadır. Yani siz, yerde iken o sıkıntıyı asla duymazsınız. Ancak cevv-i semayı aşıp, semanın içine girdiğiniz zaman hissedersiniz. İnsan göğsünün havasızlıktan daraldığı, ancak balon ve uçaklarla semaya çıkıldığı zaman anlaşılabilmişti. Bu tabirden kastedilen mânâ da, işte o zaman ortaya çıkmıştır. Hatta uçakta fazla irtifa kaydedileceği zaman hostesler, “Kabinlerinizde hava basıncı kontrollüdür. Bir aksilik olursa başınızın üzerindeki maske otomatik olarak aşağıya inecek, onu ağzınıza alarak bastırınız ve ihtiyaç kalmadığı söyleninceye kadar da o maskeyi çıkarmayınız.” ikazını yapmaktadırlar.
Bundan da anlaşılmaktadır ki, yukarılardaki hava basıncı, yerdeki hava basıncı gibi değildir. Allah (celle celâluhu) atmosferin basıncıyla, insanın içindeki kan basıncını müsavi ve dengeli kılmıştır. Bunlar birbirlerine mütenasiptirler. Yukarıya doğru çıkıldıkça hava basıncı azalır ve kanın basıncı artarak vücut çeperlerini ve damarları zorlamaya başlar. Denge bozulunca iç, âdeta dışa taşmak ister. İşte bu yüzdendir ki bazen yüksek irtifalarda insanın burnu kanar.