İlimler mevzuunda, 19. ve 20. asırda, belli ölçüde de olsa, insanlık düşüncesine hükmeden diyalektiğin, bazı zihinleri bulandırması türünden bir kısım yanlış anlamalara da meydan verilmemelidir. Her şeyden evvel bir kısım ilimlere, laboratuvarın araç ve gereçleriyle değil ancak akılla ulaşılabilir. Tecrübe sahasına girmeyen nice gerçekler vardır ki onların da kendilerine ait bir kısım kaideleri vardır ve ancak o kaidelerle onlara ulaşılır. Meselâ, Vâcibü’l-Vücud olan Allah, hatta melâike-i kiram, cin, şeytan vb. gibi fizikötesi varlıklar, fünûn-u müspete ile değil, vahiy, akıl, mantık, vicdan, kalb ve hisle anlaşılır. Zira bu mevzular, laboratuvarlara sokulacak cinsten konular olmadığı gibi mikroskop veya teleskop ile de görülemezler. Binaenaleyh “ilim” tabirine vahiy, akıl, mantık, his ve vicdan yoluyla ispat edilen şeylerin hepsini idhal etmek icap edecektir.
Burada hemen şunu da ifade etmeliyim ki, ispatı hususunda en fazla üzerinde durulan varlık Vâcibü’l-Vücud’dur. Her ne kadar ispat tabiri, Vâcibü’l-Vücud hakkında çok fazla kullanılmasa da, Allah’ın sıfat ve isimleri, zâtî şe’nleri, melâike-i kiram, haşir ve nübüvvet hakikati en fazla ispata bağlanagelen mefhum ve mazmunlardandır.