Hz. Âdem’in, bu samimî arzusu ve yönelişi, sema-i rahmeti harekete geçirdi. Âdem yerde olduğuna göre bu, gökten gelen ilham ve vahiy esintileriydi. Zaten Rabb’i de onun tevbesini kabul etmişti. Hadisin ifadesiyle “Tevbe eden, sanki o günahı hiç işlememiş gibidir.”107 Öyleyse Hz. Âdem’e, bundan böyle zelle isnat etmek de doğru değildir. Zira o, tevbenin en makbulü ile tevbe etmiştir. İnsan belli bir hikmete mebni hâdiseleri nakledebilir ancak, ulu orta Hz. Âdem gibi bir Safiyyullah’a zelle isnat etmek en azından suiedeptir.
Evet, Hz. Âdem, zellesinin hemen ardından kendine gelip Rabbine yönelmesine karşılık şeytan, temerrüdünde devam etmiştir. İşte burada, sürçüp düşen ile, bilerek başkaldıran birbirinden ayrılır. Biri, Cennet’ten çıkarılacağı sırada dahi kalbî teveccühünü devam ettirir, Rabbiyle münasebetlerini tamamlamaya çalışır. Ne var ki, onun yere inip, Hz. Muhammed (aleyhisselâm) gibi bir meyve vermesi, bunun ardından da, bütün evlâtlarını arkasına alıp yeniden Cennet’e yönelmesi gibi bir seyr u sülûku söz konusudur. Şeytan ise, mütemadi bir inişe geçmiştir. Her geçen dakika onu biraz daha gayyalara indirmektedir.
Hz. Âdem’in öğrendiği kelimeler hususunda pek çok rivayet vardır. Bize göre en kuvvetlisi, Kur’ân’da geçen şu cümlelerdir:
“Dediler: Rabbimiz, biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen muhakkak ziyana uğrayanlardan oluruz.”108
Bunlar, bütün mü’minlerin dilinde her zaman vird-i zeban olan sözlerdir. Sanki babamız Hz. Âdem ile anamız Hz. Havva tek bir dil olmuş, biz yavrularına ve gönül meyvelerine bu duayı öğretmişlerdir.
Dipnotlar
- 107 İbn Mâce, zühd 30.
- 108 A’râf sûresi, 7/23.