Bu âyetten istinbat edilen bir diğer mânâ ise, ins ve cinne ayrı ayrı peygamberlerin gönderildiği hakikatidir. Dinler tarihinin de şehadetiyle biz, zaten insanlara peygamberlerin geldiğini biliyor ve kabul ediyoruz. En ücra yerlerdeki vahşi kavimlere bile -salt akılla ulaşmaları mümkün olmayan tevhid ufkuna ulaşabilmeleri için- sürekli peygamber gönderilmiştir ki, bu hakikati gösteren yüzlerce delil mevcuttur. Şayet, çoğu destan ve efsanelerin arkası, ilmî araştırmalarla kurcalanıverse, hemen hepsinin arkasında peygamberlik hakikatlerinin mevcelendiği görülecektir. Medeniyet görmemiş en vahşi zannedilen insanların arasında dolaşıldığında dahi “Her millet içinde mutlaka bir uyarıcı geçmiştir.”53 âyeti gözlerimizi kamaştırırcasına tüllenecektir.
Evet, zamanın hemen her diliminde, küreiarzın her yerinde şuur sahiplerini, kötü ve eğri yolun encamından sakındırıp, onların nazarlarını ulvî âlemlere çeviren peygamberin zuhur etmediği tek bir zaman dilimi ve tek bir ümmet yoktur. Cenâb-ı Hak, her yere ve her topluluğa, o topluluğun genel keyfiyetine göre mutlaka bir uyarıcı göndermiştir. Bu uyarıcıları, gönderildikleri ümmetlere -bunlar insan, cin veya diğer ruhanî varlıklar olabilir- rehberlik etmiş, onların nazarlarını bulundukları süflî âlemden, ulvî ve nuranî âlemlere çevirerek onları aydınlatmışlardır. Bu, aksine ihtimal verilmeyecek derecede kat’î bir hakikattir.
Ancak, eskiden beri İslâm âlimlerince farklı mütalâa edilen bir mevzu vardır ki, o da, cinlerin de kendi içlerinden, kendilerine hitap eden peygamberlerin gelip gelmediği hususudur. Acaba insanlar, Hz. Âdem’le (aleyhisselâm) başlayıp Efendimiz’le (sallallâhu aleyhi ve sellem) sona eren bir peygamberler silsilesi ile aydınlanıp, onların ruhanî iklimlerinde hayatlarını sürdürürken, cinler de aynı peygamberlerin nuruyla mı aydınlanıyor, yoksa onlara da kendi içlerinden birer peygamber mi gönderiliyordu?.
Dipnotlar
- 53 Fâtır sûresi, 35/24.