Vâkıa, bu hususta, kelâmcıların “devir ve teselsül” yoluyla bütün sebepleri kesip attıktan sonra, işi Müsebbibü’l-Esbâb olan Allah’a ulaştırıp sonra da her şeye “mümkinü’l-vücud” demelerine karşılık, bütün sebeplerin, bütün illetlerin gidip O’na dayandığı Zât’a “Vacibü’l-Vücud” diyerek tevhide bir kısım menfezler açmış iseler de, onların elde ettikleri neticeyi daha selâmetli bir yoldan elde etmek de her zaman mümkündür.
Evet, Yüce Yaratıcı’nın her eserinde kendine ait mühürlerin, sikkelerin bulunması, O’nun varlığına bir değil, binlerce delildir. Ayrıca ilimlerin, kâinatın sırlarına ışık tutmaya başladığı günümüzde her fen, kendine has diliyle O’nun varlığını ilan etmekte ve her hâliyle O’nu haykırmaktadır.
Büyük-küçük, canlı-cansız bütün mevcudatı var eden Hz. Allah’tır (celle celâluhu). Yaratılan her şey âciz ve başka birine muhtaç; O ise, varlığı kendinden olan ve kimseye muhtaç bulunmayan Ganiyy-i ale’l-ıtlak’tır. Evet, her şey gidip O’na dayanmakta ve izah edilemeyecek gibi görünen ne varsa hep O’nunla aydınlığa kavuşmaktadır. Var eden O.. varlığı devam ettiren O.. çeken O.. iten O ve her şeyi bir hedefe doğru götüren de yine O’dur.. ve O’ndan öte bir şey yoktur ki, O’na da sebep aransın!..
Müsaadenizle bunu da bir iki basit misalle biraz daha açmayı düşünüyorum. Meselâ, vücudumu ayaklarım taşıyor, ayaklarımı da zemin. Artık böyle mâkul bir taşıyıcı bulduktan sonra, bunun ötesinde yeni sebepler aramaya –zannediyorum- gerek yoktur. Hem meselâ, trenin en arkadaki vagonu, onun önündekini hareket ettiriyor; onu da bir diğeri; onu da bir başkası; nihayet gelip lokomotife dayanıyor ki biz ona, kendine has gücü, kuvveti, yapısı ve işleyişiyle “Kendi kendine hareket ediyor.” deriz.