Oysa her şey açık ve seçikti. Kâinat, hemen her yanıyla, insanı irfan ufkuna ulaştıracak âyetlerle doluydu. Mele-i A’lâ’dan, bizim irfan ufkumuza kadar uzanan varlık kitabına ait sayfa ve o sayfalardaki nakış nakış işlenmiş satırlar hep “Allah!” diyor ve yine binlerce delil ve burhan âdeta tarrakalarla O’nun mevcudiyetini ilan ediyordu. Fen ilimleri, laboratuvarlarıyla; astronomi, teleskoplarıyla hemen her ilim, kâinatta keşfettikleri o baş döndürücü, göz kamaştırıcı nuraniyetin diliyle “Lâ ilâhe illallah” hakikatini haykırıyordu.
Ne var ki, bütün bu olup-biten şeylere rağmen onların itirafı şuydu:
“Ama biz, gözümüzü tamamen kapayıp, ayağımıza kadar gelen bu nimetleri teptik ve tıpkı körler gibi yaşadık; yaşadık ve bin bir dille söylenen bu hakikatlere kulak asmadık.. şimdi de kendi aleyhimizde şahitlik ediyoruz. Hatta bundan dolayı kendimizi, mevsimi geçmiş olsa da sorguluyoruz. Birazcık olsun kendi irademizle bu kudsî çağrıya icabet edebilseydik, Allah’ın içimizde hidayet meşalesini yakması söz konusu olabilirdi. Ne var ki biz, zifiri karanlıklarda kalmak için direnip durduk ve nur hüzmelerinin düşünce dünyamıza sızmasına fırsat vermedik; hatta ruhumuza ait bütün menfezleri kapattık ve karanlıkta kalmaya razı olduk…”
Bu âyet, ahirette cin ve ins taifesine karşı yapılacak olan tevbih ve kınamayı, en çarpıcı şekliyle, hem de daha dünyada iken bizlere haber vermekle, düşmemiz muhtemel olan vahim bir durumdan bizleri sakındırmaktadır.