Üçüncü olarak da, bütün kabilelere kudsîler ordusunu götürüp gösterecekti. Böyle bir birlik geçerken kimsenin burnu kanamayacak, kimsenin bir gülüne dokunulmayacak, kimsenin bağ ve bahçesine girilmeyecek ve çapulculuk yapılmayacaktı.
Evet, bu ordunun böyle şeylerden uzak olduğu herkese gösterilecekti. Hâlbuki o güne kadar çölden böyle bir güçle geçenler hep çapulculuk yapmışlardı. Onlar ise, sekîne ve itminan ordusu olarak gelip-geçeceklerdi. Bu hac, hac içinde İslâm’ı temsil ve bu temsilin bütün Araplara gösterilmesi, evet, bunun temin edilmesi çok mühimdi. Bu aynı zamanda İslâm’a ait bir mesaj mânâsını da taşıyordu. Zira onları görenler şöyle diyeceklerdi: “Biz yeryüzünde şimdiye kadar böyle insanlar görmedik, olsa olsa bunlar, melek olabilirler!”
İşte Efendimiz bu mülâhaza ile yollara dökülmüştü; başka düşüncesi de yoktu. Onun için sahabe, sadece kılıçlarını almış, bu yolculuğa öyle çıkmışlardı.. Hudeybiye mevkiine kadar da hiçbir engele rastlamamışlardı. Hudeybiye’ye gelip ulaşınca, Kureyş’in hazırlıklarından haberdar olan bazı kimseler dediler ki: “Kureyş, bütün güç ve kuvvetiyle size karşı koyacak ve sizi engelleyecek…”124
Sükûnet ve sekîne insanı, vuruşmak, çatışmak istemiyordu. Zaten vuruşmak ve çatışmak için de gelmemişti. Karşılaştığı şeyden ötürü fevkalâde mahzundu. Zira, ashabına verdiği söz vardı: “Size umre yaptıracağım!” demişti. Onlar da, İslâmî ölçüler içinde yapılacak bu yeni ve orijinal umreyi, hem de Allah Resûlü’yle beraber yapmanın müjdesiyle coşmuş ve buraya kadar o duygu ve düşüncelerle gelmişlerdi. O güne kadar yaptıkları, ne hac ne de tavaf… İslâm esaslarına göre, vahiyden kaynaklanarak sistemleştirilmiş bir umre yapacaklardı.. hem de bunu Allah Resûlü yaptırtacaktı. Böylece, hem onlar hem de herkes umrenin nasıl yapıldığını görüp öğrenecekti.