Allah Resûlü tam tekmil kendisine düşen şeyleri yapmıştı. Bu defa saf şeklinde değil de değişik bir taktik uygulayacaktı. Ordusunu Uhud’un bağrına çekecek, düşmanı kıskaç içine alacak ve onları okçularla kıstıracaktı. Sonra bir kısım ölüm fedailerini; İbn Cahşları, ölüm arayan Mus’ab İbn Umeyrleri, Ebû Dücâneleri ve aslanlar aslanı seyyidina Hz. Hamzaları düşmanın bağrına salacaktı…
Bedir’de parola “Ehad! Ehad!”tı. Uhud’da ise “Öldür! öldür!” mânâsına “Emit! Emit!”di.45 Burada taktik de parola da değişmişti; Müslümanlar, Allah ve Resûlü aşkına, kendilerini koruyacak ve düşmanı öldüreceklerdi.
Savaş planı düşünüldüğü gibi hazırlanmış.. ve Allah Resûlü elinde tuttuğu kılıcı göstererek: “Hakkını vermek şartıyla bu kılıcı isteyen var mı?” buyurmuşlardı. Bütün sahabe coşmuş ve herkes bu kılıcın kendisine verilmesini istemişti ama, herkesi herkesten daha iyi tanıyan Allah Resûlü, gözleriyle kılıcın asıl sahibini arıyordu. Derken kılıcın asıl sahibi Ebû Dücâne sordu: “Yâ Resûlallah! Bu kılıcın hakkı nedir?” Allah Resûlü: “Eğilip bükülünceye kadar harp etmektir.” buyurdu. O da: “Hakkını vermek üzere bu kılıcı bana ver yâ Resûlallah!” dedi.. ve artık kılıçla gerçek sahibi buluşmuştu. Ölüm sarığını başına sardı ve düşman saflarına daldı.
Ensar, Ebû Dücâne’yi (radıyallâhu anh) çok iyi bilirlerdi. O, al renkli sarığı sardığı zaman, artık ölüme gidiyor demekti.. ve bu esnada kimse Ebû Dücâne’nin (radıyallâhu anh) karşısında bulunmak istemezdi ve bulunamadı da. Biz, yukarıda geçen konuşmayı sadece Ebû Dücâne (radıyallâhu anh) ile Allah Resûlü arasında geçmiş bir konuşma olarak biliyoruz.46 Hâlbuki Uhud’un sonunda görülecekti ki, Ebû Dücâne (radıyallâhu anh) gibi daha niceleri var!