Hudeybiye’yi incelerken, Allah Resûlü’nün, üstün idareciliği faslında, müşkilleri nasıl çözdüğünü bir ölçüde tahlil etmiştik. Hudeybiye’de bir harp olması muhakkaktı. Ancak Allah Resûlü, kuvvet dengesi olmadığı bir yerde -ki karşı tarafta, on bin müsellah (silahlı) insan, başında Halidler, İkrimeler ve daha gözü dönmüş bir sürü insan.. beri tarafta da, sahabenin rivayet ettiğine göre bin altı yüz silahsız insan.. sırtlarında ihram, umre düşüncesiyle oraya kadar gelmişler- Allah Resûlü, bir tek insanın burnunu kanatmadan -hezimet muhakkak olan böyle bir karşılaşmayı- Cenâb-ı Hakk’ın inayet ve keremiyle zaferle ve muvaffakiyetle noktalamıştı.
Hudeybiye.. Hicret-i Seniyyenin tam altıncı senesi… Sıla hasreti sahabenin içini yakıyor.. Bilâl-i Habeşî Mekkeli değildi. Habeşistan’dan gelmişti ama, Mekke’yle öylesine bütünleşmişti ki, Medine-i Münevvere’ye hicret edip, biraz da hummâyla hırpalanınca: “Ah Mekke! Acaba sana bir kere daha kavuşabilecek miyim? Ah Nur dağı! Seni bir daha seyredebilecek miyim?” diye yanıp inlemişti. Hz. Ebû Bekir gibi büyük bir irade bile, sarsılmış, kendisini Mekke’den atan ve uzaklaştıran insanlara beddua etmişti.118
Aşağı-yukarı dâussıla herkesin içini yakıyordu. Yerin göbeği Mekke.. onunla göbek bağı olanlar, yerin göbeğine ne zaman seyahat yapacaklarının rüyasını görüyorlardı. Altı sene geçmişti aradan, Kâbe’yi tavaf edememişlerdi. Oysaki, Kâbe’yi, en son, onların babaları Hz. İbrahim (aleyhisselâm) onarmış ve tamir etmişti.