Evet, emrin bir merkezden çıkması, muharebenin gelişme seyri içinde çok önemlidir. Bunun için Allah Resûlü gerekli olan şeyi yapmış ve bu merkezî otoriteyi çok sağlam bir blokaj üzerine oturtmuştu. Ayrıca, çok mükemmel bir haber ağı kurmuştu. Otağını kurduğu yerden her tarafı rahatlıkla gözetliyor.. yer yer iniyor, askerlerinin arasında dolaşıyor.. ve cephede kendine göre gevşeklik gördüğü yerlerde bizzat bulunuyordu ki bunu Hz. Ali (radıyallâhu anh), وَنَحْنُ نَلُوذُ بِرَسُولِ اللّٰهِ وَهُوَ أَقْرَبُنَا إِلَى الْعَدُوِّ “Biz Resûlullah’a sığınıyorduk; O, düşmana en yakın idi.”26 sözüyle anlatmaktadır.
Ama, hele bir O’na dokunmaya görsünler, etten kemikten bu kaleye toslar ve dağılır giderlerdi. Evet O, hep onların arasında bulunuyor ve onlara moral veriyordu. Aralarında geziyor ve: “Allah (celle celâluhu) sizinle beraberdir ve sizi teyit edecektir.” diyordu. Bu moral gücüyle, bu itaat ve inkıyat anlayışıyla herkes dimdikti. Cennet’e gidiyor gibiydiler.
Zaten, o günün şartlarına göre tam bir askerî düzen vardı. İyi tabyelenme, sağ cenah nedir, sol cenah nedir, merkez nedir, merkez kuvveti nedir, ihtiyat kuvveti nedir? Bunlara verilecek cevap, askerliğin ta kendisidir. Ve o gün, Allah Resûlü, bütün bu unsurları yerli yerince yönlendirmiş bir askerdi. Meselâ; askerlik itaattir; bütün acemi eğitimi süresince askeri itaate alıştırırlar.
Evet, emre itaatteki incelik çok önemlidir. “Yat!” yatacaksın, “Kalk!” kalkacaksın. Allah Resûlü, askerlerini oraya gelinceye kadar zaten itaate alıştırmıştı. Orada da komutan otağ-ı hümâyûnu Bedr’in bir tepesine yerleştirmiş her şeyi oradan gözetliyordu. O, emir veriyor ve onlar da emre itaat ediyorlardı. Zaten askerini oraya kadar öyle bir imanla yetiştirmiş ki, âdeta bu savaş, hayatı istihkar edenlerle, hayata talip olanlar arasında yapılmaktaydı.