Şimdi de Allah Resûlü’nün Bedir’deki durumunu ve Uhud’daki başı zafer, sonu zafer, ortadaki sarsıntı ve bu sarsıntılara götüren hususları gayet kısa ve ana başlıklar hâlinde arz etmeye çalışacağım:
Allah Resûlü Bedir’de başka bir strateji, Uhud’da başka bir strateji, Hendek’te başka bir strateji, diğer bulundukları seferlerde de başka başka stratejiler uygulayarak daima düşmanlarını yanıltmış, şaşırtmış ve cephesi hesabına zayiat vermeden (Bütün Saadet Asrında, kendi cephesinde 100 küsur insan şehit ve kurban verildiğini düşünün!) o mübarek devreyi, bahtiyarlık ve mutlulukla kapamış eşi-emsali olmayan bir liderdir. Düşünün ki, hasım koca bir dünyaya karşı, amcasından sarı ırka, ondan siyah ırka kadar ilan-ı harp ettiği hâlde O, bu kadarcık az zayiatla çok önemli işler başarmış ve çağlara imzasını atmıştır.
Evet, Uhud’da ayrı bir strateji, Bedir’de ayrı bir strateji uyguladılar. Uhud da, hususî fedailer seçip önemli sorumluluklar yüklediler.. bir yere okçular yerleştirip düşman taarruzunu önlediler. Ve bizzat, safların arasına girip, safları kendi elleri ile tanzim buyurdular. Teşvikte bulundular.. müsabaka hissini coşturdular. Yani bazı sahabeyi gıptaya sevk edebilecek davranışlara çektiler. Meselâ, Ebû Dücâne’ye (radıyallâhu anh), bir kılıç verip şahlandırdılar. Hatta latifdir, Ebû Dücâne’nin (radıyallâhu anh) çalımlı çalımlı yürüyüşünü görünce buyurdular ki: “Senin bu yürüyüşünden Allah hoşlanmaz.. hoşlanmaz ama, burada düşmana karşı böyle yürünür!”65 Hatta, bu düşünceden hareketle bazı fukahâ harpte palabıyık bırakmayı, cephede düşmana karşı mehîb görünme bakımından tasvip etmişler.. ve “İnsan cephede, ne kadar çalımlı ve ölümü istihkar ediyor havası içinde görünürse o kadar makbuldür.” demişlerdir.