Evet, mefkûre çok önemlidir. Ebû Cehil’in, Şeybe’nin, Utbe’nin, İbn Ebî Muayt’ın, Ümeyye İbn Halef’in, niçin savaştıkları belli değildi. Onlar bir hınçla orada insan öldürmeye gelmişlerdi. Yapacakları bu şeyle Kâbe’nin izzeti yükselmeyecek, çevrelerindeki insanlar arasında itibarları artmayacaktı. Eskiye göre hiçbir kazançları yoktu.. olamazdı da, zira oraya bir kinle, bir nefretle, bir gayzla gelmişlerdi.
Mü’minler ise, yüksek bir gayeyi tahakkuk ettirmek için oradaydılar: Evet, Allah’ın (celle celâluhu) yüce adını, cihanın dört bir yanında bayraklaştırma düşüncesi, onların varlık gayesiydi. Herkesin kalbi bu duygu ile atıyordu ve böyle bir dava için ölünse idi değerdi. Çünkü Allah (celle celâluhu) için ölüyorlardı. Allah (celle celâluhu) için ölünce de gidip Allah’a (celle celâluhu) ulaşacaklardı. Allah’ı (celle celâluhu) bulan, hiçbir şey kaybetmemiş, aksine pek çok şey kazanmıştır.
İşte her mü’min, böyle bir düşünce ve böyle bir mefkûre ile savaşıyor ve bu mefkûre ile hayatı istihkar edip hafife alabiliyordu. Karşı taraf ise, hayatı en önemli şey sayıyor ve âdeta yaşamak için yaşıyordu. Şayet Bedir, onlar için zafer olsaydı, Ebû Cehil yemin etmişti: İçki içecek, kadın oynatacak ve eğlenecekti.21 Oysa Müslümanlar orada namaz kıldı, dua etti, Allah’a (celle celâluhu) kurbiyet yollarını araştırdılar.
İşte iki topluluk arasındaki fark, biri âdeta semalarda ve huzur içinde, diğeri ise çukurların en derininde ve ızdırapla kıvrım kıvrım.
f. Ümmetin Firavunu Yıkılıyor