Hayatının en sıkıntılı döneminde, gökler bütün kapılarını O’na açtı ve O’nu bağrına bastı. Evet O, miraca çıktı, Cennet hûrileri teşrifatçı gibi yollara döküldü, melekler başlarını kaldırım taşları gibi ayaklarının altına koydular ve Nizamî’nin dediği gibi: “Yarım hilâl, atının ayakları altında nal hâline geldi.” Cennet: “Kal, gitme!” dedi; fakat O, yine de dönüp insanların arasına geldi. Büyük veli Abdülkuddüs bu hâdiseyi zikreder ve yeminle şöyle der: “Hz. Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem), kimsenin, ulaşamadığı yerlere ulaştı, Allah’a yemin ediyorum ki, ben oralara çıksa idim bir daha geriye dönmezdim!” Ve bunu bir başka veli değerlendiriyor: “İşte nebi ile veli arasındaki aşılmaz, büyük mesafe!”
Nasıl aşacaksın ki, O, Hz. Muhammed Mustafa’dır (sallallâhu aleyhi ve sellem). Evet O, Allah katında bu durumda, görüldüğü gibi, kendisini insanlardan bir insan saymakta ve her hâlinde insanlarla beraber olmaktadır.
İnsanlık, müsâvâtı O’nunla gördü. Ve bir gün bulacaksa yine O’nunla bulacaktır. Bu beklenti, hukukun kendi özünden kaynaklanıp gelişen kaçınılmaz bir realitedir. Ve işte çöl, bu orduyu, çok önemli bu yanıyla da görüyor. Çöl için bu büyük şeref.. o gün çölün etekleri mücevherlerle doluyor ve bu çöl o gün Cennet bahçeleri kadar izzet ve şerefe ulaşıyordu.
Allah Resûlü, orduyu bizzat kendisi tanzim edip mevzilerine yerleştirdi. Ardından merkezde büyükçe bir kuyu kazdırdı. Bu kuyuya, harp müddetince yetecek kadar su dolduruldu. Daha sonra da diğer kuyuların hepsi körletildi.18 Düşman kuyulara güvenip, hazırlıksız gelecek ve kuyuların durumunu görünce de tamamen kolu-kanadı kırılacaktı ve öyle de oldu…