İçeriğe geç

İkincisi: Dünyaya karşı meyil ve muhabbetleri olmayan.. ve bunu hicret esnasında her şeylerini bırakıp Medine’ye göç etmeleriyle ispat eden bu insanlar, kendi fıtrat ve ruh dünyalarıyla bir zıtlaşma ve çatışmaya girmişlerdi. Ahirete en yakın oldukları o hengâmede, ganimet ve dünya malıyla meşgul olmaları, mukarrabîne göre gaflet sayıldığından, Cenâb-ı Hak da O “akrabu’l-mukarrabîn”in cismanî taraflarını darbelemekle bir nevi cezalandırdı. Ne var ki bu, sahabe seviyesini yakalamış insanlara has bir cezaydı. Evet, bizim gibiler için bazen sevap sayılabilecek durumlar, onlar için günah sayılabilir ve bundan dolayı da muaheze görebilirler. “Hasenât-ı ebrar, seyyiât-ı mukarrabîndir.”

Üçüncüsü: Karşı cephede Halid gibi bir askerî dehanın mevcudiyeti de sarsıntı sebeplerinin mühimlerinden sayılabilir. İleride büyük hizmetler yapacak olan Halid’in yenilmezlik unvanını Cenâb-ı Hak, Uhud’da da korumuş ve muhafaza etmiştir ki, bu da onun hasenât-ı âcilesine bir mükâfat-ı âcile demektir. Çünkü Halid, ileride bu unvanın verdiği cesaret ve sapasağlam moraliyle, hem Bizans’ın hem de Sasaniler’in başına bir balyoz gibi inecekti. Eğer Halid iştirak ettiği bu ilk savaşta mağlup olsaydı, ihtimal o yüksek moralle, İslâm’a altın sayfalar yazdıramazdı.

249