İçeriğe geç

Bu karşılaşmada, Müslümanların sayısının, münafıklar ayrıldıktan sonra 700 kişi kadar olduğunu mevsuk tarihler söylüyor. Karşı tarafın gücü ise üç bine yakındı. Bu da takriben Müslümanların beş katı demekti. Yani her fert, beş insanla savaşmak zorundaydı. Kureyş, kadınlarını, çocuklarını da getirmişti. Bunlar def çalıyor ve askeri coşturuyorlardı. Müşrik ordusu tam tahkim edilmiş, hazırlıklı idi, ama, Müslümanın fendi karşısında, Bedir’de olduğu gibi, burada da yine bozguna uğramışlardı. İşte tam bu esnada emir dinlememe gibi bir tali’sizlik oldu ki, biz buna “zelle” diyoruz. Zira, onlar mukarrabîn, yani Allah’a (celle celâluhu) çok yakın ve sanki O’nu görüyor olma mevkiinde bulunuyorlardı.

Bizler, İslâm ve iman mevkiinin insanlarıyız. İman ediyor, İslâm’ı yaşıyor ve ötesinde daha derinliklere akıl erdiremiyoruz. Onlar ise, Allah’ı (celle celâluhu) görüyor gibi ibadet etme mevkiinde bulunuyor ve her şeyi bizden çok farklı görüyorlar; hatta çok defa kemmiyetsiz, keyfiyetsiz lâhûtî derinlikler müşâhede ediyorlardı. Bu kadar yakın olduklarından dolayı, kalblerinden ve kafalarından geçecek şeylerden dahi muaheze olabilirlerdi. İşte orada hafif bir çözülme.. ve Allah Resûlü’nün hezimette zafer çıkarma stratejisine giden yoldaki sarsıntı bir mukarrabîn okşanmasıydı.

Evet, zaferden sonra da Allah Resûlü, Uhud’da başarılıdır. Bir kısım tarihlerin yazdığı gibi, Uhud, hezimet değildir. Ben şahsen burada “hezimet” tabirini çok ağır buluyorum. Ruhen bu kelimeden rahatsız oluyor ve onun yerine “Uhud’da bir aralık sarsıntı oldu.” diyorum.

cb. İkinci tablo:

235