Kim bilir daha niceleri aynı arzu ve istekle yanıp tutuşuyor ve dua dua Allah’a (celle celâluhu) yalvarıp bir meydan muharebesi talep ediyordu ki, O’na da şehitlik kapısı açılsın.
Abdullah b. Cahş, Amr İbn Cemûh, Sa’d İbn Rebî, hepsi de şehitlik bekleyen ukbâ buudlu insanlardandı. Keza, Sümeyra Hanımın (radıyallâhu anhâ) çocukları da şehitlik bekleyen kimseler arasındaydı. Şehitlik onların her gece rüyaları ve hülyaları olmuştu. O gün bunlar, orada, meşverette ağır bastılar.
Allah Resûlü, meşveretle meseleleri topluma mâl ediyordu. O öyle davranacaktı ki, harekete iştirak eden her fert, fikren o işe sahip çıksın. Böylece, her fert, içinde kendi düşünce ve görüşü de olan meseleye daha çok omuz verecekti. Çünkü o da, fikren o düşünce örfanesine iştirak etmiş oluyordu. Gerçi Allah Resûlü vahiyle müeyyetti. Ama, bazı kimseler, daha sonra kadere taş atmasın, “Şöyle olsaydı, böyle olsaydı…” demesinler diye, evvelâ meşveret ediyor, sonra meşverette kendi içtihatlarını da ortaya koyuyordu.
Gençler: “Yâ Resûlallah! Bedir’de olduğu gibi yapalım: Dışarı çıkalım, ‘Hodri meydan!’ diyelim, yüz yüze, göğüs göğüse vuruşalım. Bizi bu şerefli mücadeleden mahrum etme!” diyorlardı.39
Evet, bunlar, Bedr’i örnek alıyor ve böyle harp etmek istiyorlardı. Hâlbuki Allah Resûlü, tatbik ettiği bir stratejiyi, ikinci muharebede tatbik etmeye taraftar değildi. Düşman daima sürprizlerle karşılaşmalıydı. Ne var ki gençler, alternatif düşüncede ısrar ediyorlardı. Büyükler meseleye muttali olduklarında ise, Allah Resûlü, çoktan zırhını giymiş, kılıcını kuşanmış bulunuyordu. Bunların gelip, gençlerin ısrarlarından vazgeçtiklerini bildirmeleri, meseleyi artık değiştiremezdi. Zira o zaman da bir kısım fikir ayrılıkları ve değişik mahzurlar doğuracaktı.