Mekke, Ümmü’l-Kurâ (Beldelerin Anası) idi. Fetih öncesinde her taraftan insanlar bölük bölük Kâbe’ye gelir ve orada putlara tazimde bulunurlardı. Fetihle Müslüman olan Ümmü’l-Kurâ halkı, kabile kabile Müslüman olmak üzere Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) meclis-i saadetlerine gelmeye başladı ki, bu fetih ile âdeta bütün gönüller fetholmuştu. Öyleki Veda Haccına gidilen yolda Hz. Ruh-i Seyyidi’l-Enâm binlerce sadık dostu ile muhat bulunuyordu ki, bu da, senelerce önce haber verilen büyük müjdenin tahakkuku demekti.
Ayrıca bu âyetler anlayanlar için İslâm’ın intişarı ve inkişafı ile beraber Resûl-i Ekrem’in vefatını da haber veriyordu. Konu ile alâkalı İbn Abbas’tan (radıyallâhu anh) şöyle bir vak’a nakledilmektedir:
İbn Abbas diyor ki; Hz. Ömer beni, Bedir büyükleri ile birlikte (sohbet ve istişare meclislerine) alıyordu. Bu hâli bazı kimseler hazmedememiş olacak ki, “Bizim onun kadar çocuklarımız var; sen ise onu bizimle aynı meclise kabul ediyorsun!” demiş ve Hz. Ömer’e itirazda bulunmuşlardı. Hz. Ömer de onlara: “Onun kim olduğunu biliyorsunuz!” diye cevap verip meselenin üzerine gitmemişti. Bir gün yine onlarla beraber beni de çağırıp hepimizi aynı meclise kabul etmişti. Bu sefer sırf bu konudaki tercih sebebini onlara göstermek için beni çağırdığını anlamıştım. Hz. Ömer oradakilere: “Cenâb-ı Hakk’ınإِذَا جَۤاءَ نَصْرُ اللّٰهِ وَالْفَتْحُkavl-i şerifi hakkında ne dersiniz?” diye sormuştu, onlardan bazıları: “Yardıma ve fethe mazhar olduğumuz zaman Allah’a hamd etmek ve istiğfarda bulunmakla emrolunduğumuzu anlıyoruz.” demişlerdi. Bazıları da hiçbir şey söylememişti.