İşte böyle bir kitap karşısında, o günkü muhatapların bütün düşünceleri altüst olmuş, dünyaları ve ufukları değişmiş ve bu yeni ufuklardan başka başka âlemlere menfezler açılmıştı. Dolayısıyla da, onu duyanların ona teslim olmaktan başka çareleri yoktu; onlar da öyle yaptılar. Kur’ân ceste ceste nazil olurken, onlar da onu ruhlarına sindirmeye çalıştılar. İtiyat ve alışkanlıklarını terk ettiler.. ruhlarında Kur’ân’a ait farklı itiyatlar kökleşmeye başladı ve zamanla onun mesajlarına göre düşünmeye, onun gibi konuşmaya ve onunla değişik bir heyecan duymaya alıştılar. Bütün bunlar 23 sene gibi kısa bir zamanda olmuştu. İşte Kur’ân’ın mucize oluş yanlarından biri de buydu.
Oysa içtimaî ve ferdî hayatı disipline eden, düzenleyen kanunlar, ilk defa ortaya atıldıklarında bin türlü garabetle mukabele görürler/görmüşlerdir. Toplumun önceki ruhî yapısı, kültürü, imanı ve âdetleri hâdiselerin göbeğinde asırlarca pişerek gelişmiş ve yerleşmiş itiyatlar çok defa bu kanunlarla çatışır, hatta çoğu kere onları işe yaramaz hâle getirir. Zira yeni kanunlara muhatap olan o günkü fertlerin heyecan ve hisleri, tavır ve telakkileri, dünyaya ve hayata bakışları böyle bir toplum içinde teşekkül etmiştir. Bu itibarla da tepeden inme kanunların müeyyide gücü fazla müessir olamaz ve yeni şeyler o topluma uzun süre benimsetilemezler; zira her şeyden evvel o toplumun kalben onları kabullenmesi şarttır. Onların ruhlarına ve gönül dünyalarına girilmediği takdirde içtimaî şuur bir gün mutlaka bu tepeden inme kuralları, kanunları geriye kusuverir. Bir de kanun koyucular, o memleket ve cemiyet içinde yetişmemişlerse, işte o zaman işler bütün bütün sarpa sarar ve kanunlar ile, yaşanan hayat arasında asla bir mutabakat ve muvafakat sağlanamaz.