İçeriğe geç

Bir kere daha hatırlatalım ki, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan, beşer ifade ve beyanının çok çok fevkindedir ve her yönüyle mucize bir kitaptır. Kur’ân’ın gaypten haber vermesi ise, onun mucizevî yönlerinden sadece birini teşkil etmektedir. Bu itibarla da insanlık böyle bir mucize mecmuasını bugün olmasa da yarın mutlaka kabul edecektir.

Şimdi evvelâ Kur’ân’ın mucize olduğunu, beşere her asırda meydan okuduğunu ifade sadedinde, benzerinin yapılamayacağını gaybî bir tarzda bütün zamanlara ilan eden bir âyet üzerinde az da olsa durmaya çalışalım: “Eğer kulumuz (Muhammed)’e indirdiklerimizden herhangi bir şüpheye düşüyorsanız, haydi onun benzeri bir sûre getirin, eğer iddianızda doğru iseniz Allah’tan gayri şahitlerinizi (yardımcılarınızı) da çağırın. Bunu yapamazsanız –ki elbette yapamayacaksınız– yakıtı, insan ve taşlar olan Cehennem ateşinden sakının; evet o ateş kâfirler için hazırlanmıştır.”36

Kur’ân-ı Kerim, yukarıda zikredilen âyetlerle, nazil olduğu o ilk dönemden ta kıyamete kadar herkese meydan okuyarak, kendisine hiçbir zaman nazire yapılamayacağını ilan etmektedir.

İslâm’ın zuhuru esnasında, Arap yarımadasında edebiyat çok ilerlemiş ve âdeta altın çağını yaşıyordu. Öyle ki, söz, onların en kıymetli metaıydı ve kendilerini büyük ölçüde onunla ifade ediyorlardı. Hatta bazen bu uğurda birbiriyle vuruşuyor; yer yer kabileler bir tek sözle birbirine düşüp savaşıyor; bazen de, tek bir sözle birbirine düşmüş bu kabileler birleşip aralarında sulh oluyorlardı. Nasıl ki, 20. asırda madde bütün değerlerin önüne geçti ve her şey madde ile değerlendiriliyor ve o her şeyin esası, gayesi, olmazsa olmaz lazımesi sayılıyor; öyle de, o dönemde Arap Yarımadası’nda, söz ve hususiyle de şiir bütün değerlerin önünde ve her şeyin üstündeydi.

372