İçeriğe geç

Bu noktada bir an geriye dönüp âyetin nazil olduğu, yani gökten bir damla yağmurun düşmediği, yerde bir tek otun bitmediği, kalb ve gönüllerin taş gibi kaskatı olduğu, Kur’ân-ı Kerim’e karşı ciddî reaksiyonların birbirini takip ettiği ve Nebi’nin mahzun, ümmetinin mağmum; yani ortada henüz hiçbir ümit emaresinin bulunmadığı bir dönemde böyle bir vaad, bazı inananlara bile âdeta muhal gelecektir. Çünkü henüz ümit emaresi olunabilecek bir tek ışık bile yoktur.

İşte, bu şartlar altındaki böyle bir müjde, hakiki mü’minler adına kurtuluş vaadeden tam bir gaybî haberdir. Nitekim Allah (celle celâluhu), bu vaadini sonraki tâli’lilere gösterecek ve Kur’ân’ın zamana ve asırlara nasıl meydan okuduğunu ilan edecektir.

Ayrıca Allah Teâlâ, bu âyette: “… ve kendileri için seçip beğendiği dinlerini onlar hesabına sağlamlaştıracak…” buyurarak, mü’minler için razı olduğu dine temkin verip onun prensiplerine istikrar kazandıracağını ve her türlü değişme, bozulma ve yozlaşmadan onu muhafaza edeceğini haber vermektedir ki işte bu sayede din, inançlı gönüllerde kök salıp, onların hayatlarına hâkim olacaktır.

Kur’ân’ın gaybî bir surette bunları haber verdiği devirde din, henüz aile ve toplum içinde yerleşip istikrara kavuşamamıştı. Şayet, mü’minler en zayıf günlerini yaşadıkları o gün, bu vaadleri bildiren, Kur’ân-ı Kerim olmasaydı, inanan insanların pek çoğunun dahi böyle bir şeye inanmaları çok zor olabilirdi.

“Ve korkularının ardından onları (tam) bir güvene erdirecektir.” âyetiyle de Cenâb-ı Hak, herhangi bir toplumda dinî duygu tam oturunca emniyetin de kendiliğinden gelip yerleşeceğini, sineleri inançla coşan kişilerin kalb ve kafalarında hiçbir korkunun kalmayacağını, herkesin yürekten Allah’a kulluk yapacağını gaybî bir şekilde haber vermektedir.

386