İçeriğe geç

İşte tam bu esnada beklenmedik bir hâdise olmuş ve Nebiler Serveri Hz. Abbas’ın tutmaya çalıştığı mübarek bineğinin üzerinde, düşman saflarına doğru atılarak, o gür ve mehabet dolu sesiyle şöyle haykırmıştı: “Ben Allah’ın resûlüyüm, bunda yalan yok! Ben Abdulmuttalip’in torunuyum, bunda da yalan yok!”15 Allah Resûlü’nün –hâşâ– düşmandan kaçması söz konusu değildi. O’nun ceddi Abdulmuttalip de Ebrehe karşısında kaçmamış ve ciddî bir metanet göstermişti. Allah Resûlü’nde ise öyle bir metanet, mehabet ve cesaret vardı ki, yanına gelenler, O’nun manyetik alanına girince âdeta büyülenirlerdi. Hatta ona sığınanlar da kendilerini güvende hissederlerdi. Evet, onlar “En emniyetli yer O’nun arkasıdır.” deyip onun yanında toparlanırlardı; zira Allah (celle celâluhu), “Ey Resûl! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan, O’nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır. Doğrusu Allah, (sana karşı) kâfirler topluluğuna yol vermez.”16 ferman-ı kudsîsiyle O’nu hep görüp gözetiyordu.

Nitekim Nebiler Serveri’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) damadı Hz. Ali gibi bir haydar-ı kerrar ve şah-ı merdân bir gün şöyle diyecektir: “Biz savaşta sıkıştığımız zaman cesaret almak için Resûl-i Ekrem’in arkasında toplanırdık.”17 İşte böyle bir toparlanma, Huneyn’in en kritik anında İslâm ordusunun zaferiyle sonuçlanmaya vesile olmuş ve neticede bu mâkus tâli’ yenilerek idbar yeniden ikbale dönmüştür.

362