İlimler ilerledi ve ilerliyor; teknolojik başarılar birbirini takip ediyor; ama her şey ta baştan beri Allah’ın vaz’ettiği kanunlar çerçevesinde cereyan ediyor.. ne ilâhî kanunları aşma ne de beşerî mucize… Gerçi dünden bugüne ilim adamları, insanlığın hizmetine pek çok harika şeyler sundular ama, bunların hiçbiri mucize değildir. Aksine bütün bu gelişmelerde, Allah’ın (celle celâluhu), varlığın sinesine vaz’ettiği kurallara bağlı kalınmış ve O’nun meşîeti, iradesi asla aşılamamıştır.
Kur’ân’ın nazil olduğu dönemde, günümüzde olduğu ölçüde uzayla ilgili çalışmalar yoktu; yoktu ama, kapalı bir üslûpla da olsa, Kur’ân umumi maksadın yanında uzaya çıkılabileceğine de işaret ediyordu. Zamanla gelişen şartlar ve ilerleyen feza teknolojisi Kur’ân-ı Kerim’in beyanına uygun şekilde ortaya çıkıyordu; en azından o, ifade aralıklarında günümüzdeki gelişmelere imalarda bulunuyordu.
Hâsılı, bir yandan Kur’ân-ı Kerim, insana yerde ve göklerde aczini, zaafını hatırlatıp, onun ortaya koyacağı bütün keşif ve tespitlerin harikulâde görünümünde âdiyattan hâdiseler olduğuna dikkatleri çekiyor, diğer yandan da çok zor olmasına rağmen insanoğlunun bir gün semalara çıkacağına imada bulunuyordu. Evet eğer böyle bir ima söz konusu olmasaydı, “Siz ne yerde ne de göklerde Allah’ı (celle celâluhu) âciz bırakamaz (veya mucize îkâ’ edemezsiniz).” beyanının bir anlamı kalmazdı.