İçeriğe geç

Hâsılı, yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, her şey O’nundur ve O’na nisbet edilmelidir. Zira şu güzellikler “meşheri kitab-ı kebir-i kâinat” tesadüf ve sebeplerin değil, her şeye kâdir olan Zât-ı Zülcelâl’in eseridir. Dolayısıyla asrımızda eşyayı Cenâb-ı Hakk’a nisbetten kopararak bir nevi dinsizlik yolunu tutan pozitivist ve rasyonalist yaklaşımların düştüğü yanlışlığa düşmemeli; Kur’ân ve Sahib-i Kur’ân’ı ele alırken, Kur’ân’ın Allah’ın kelâmı, Hz. Muhammed’in de O’nun kulu ve resûlü olduğu unutulmamalıdır!..

Belli bir zamanla mukayyet olmayan gaybî haberlerden biri de şu âyetle işaretlenmektedir: فَاصْبِرْ إِنَّ وَعْدَ اللّٰهِ حَقٌّ فَإِمَّا نُرِيَنَّكَ بَعْضَ الَّذِي نَعِدُهُمْ أَوْ نَتَوَفَّيَنَّكَ فَإِلَيْنَا يُرْجَعُونَ“(Ey Resûlüm) Sen sabret. Şüphesiz Allah’ın vaadi gerçektir. Onları tehdit ettiğimiz şeylerin bir kısmını ya sana gösteririz yahut seni vefat ettiririz. (Nasıl olsa) onların hepsi Bize döndürülecektir.”44

Cenâb-ı Hak, bu âyet-i kerimede de, bir yönüyle Efendimiz’i teselli etmekte, diğer yandan da başına gelen musibetlerin neticesiz olmadığını bildirerek, O’na sabretmesini tavsiye etmekte ve “Şüphesiz Allah’ın vaadi gerçektir.” ifadeleriyle kendi muradını gerçekleştireceğini bildirmektedir.

380