Nebiler Serveri’nin uhdesinde risalet vazifesi gibi devâsâ bir sorumluluk vardı ve O, yüce davasına bütün kalbiyle bağlıydı. Allah (celle celâluhu) gaybî bir surette seneler önce O’na göstermeyi vaadettiği şeyleri vakt-i merhûnu geldiğinde birer birer gösteriyor ve onun içine inşirahlar salıyordu. Müslümanlar, Efendimiz ile birlikte Hudeybiye’den önce umre niyetiyle yola çıkmışlardı. Ama Kureyş, onlara fırsat verme niyetinde değildi. İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem), en tabiî hakları ve istekleri olan Kâbe’yi tavaf etmeye bile kâfirlerin izin vermeyeceklerini, gerekirse kılıç kullanacaklarını duyunca irkilmiş ve hislenmişti; hislenmiş ve “Bu adamlar (Kureyş) harpten başka bir şey bilmiyorlar. Vallahi Allah bu dini izhar edinceye kadar ben de bu mücahedeme devam edeceğim. Ya bu kafile Mekke’ye gider veya onlar mağlup olurlar.”46 buyurmuştu.
İşte bu noktada Hudeybiye’de yaşanan hâdiselere bir de, “(Ey Resûlüm) Sen sabret. Şüphesiz Allah’ın vaadi gerçektir (ve gerçekleşecektir). Onları tehdit ettiğimiz şeylerin bir kısmını ya sana gösteririz, yahut seni vefat ettiririz..” âyeti perspektifinden bakılacak olursa, Cenâb-ı Hakk’ın âyet-i kerimede vaadettiği hususlardan birinin de, Hudeybiye’den hemen iki sene sonra gerçekleşecek olan “Mekke’nin fethi” olduğu tebarüz eder.
Dipnotlar
- 46 Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 4/323; İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye 4/276.