Kur’ân, bu konuyla alâkalı misalleri arz ettikten ve geçmiş kavimlere bir kısım göndermelerde bulunduktan sonra şöyle buyurur: “(Ey Muhammed!) İşte bunlar sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Bundan önce onları ne sen biliyordun ne de kavmin…”5
Evet, Kur’ân’ın da ifade ettiği gibi, bu haberleri gerek Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), gerekse kavminin bilmesine imkân yoktu. Zira Ceziretü’l-Arap’da bunlardan bahseden olmadığı gibi, ne tarih kitaplarında ne de Arap şiirlerinde bu haberlere ait en ufak bir malumat bulunmuyordu. Zaman, aydınlatıcı tayflarını gönderdi ve kendi yorumlarını ortaya koydu ve Kur’ân insanlığın idrak ufkunda yeniden bir kere daha tulû’ etti.
C. Kur’ân’da İstikbale Ait Haberler
Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın istikbale ait verdiği haberler, geçmişe dair olan beyanlarından daha farklı ve daha düşündürücüdür. Çünkü bir hâdisenin zuhurundan önce haber verilmesi, insanın idrak ufkunu aşan bir iştir. Evet, ortada herhangi bir emare yok iken, gelecekte zuhur edecek bir hâdisenin, meydana gelmeden önce haber verilmesi, hem büyük bir iddia hem de büyük bir meydan okumadır. Bu açıdan da Kur’ân-ı Kerim, bir mânâda bu kabîl mucizevî ihbârâtıyla hem o günkü inkârcılara hem de daha sonraki dönemlerin araştırmacılarına meydan okumaktadır. İsterseniz şimdi de bu konuyla alâkalı bir-iki misal arz etmeye çalışalım:
“Ey Resûl! Rabbinden Sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan, O’nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır. Doğrusu Allah, kâfirler topluluğunu hidayete iletmez. (Sana karşı onlara fırsat vermez)”6
Dipnotlar
- 5 Hûd sûresi, 11/49.
- 6 Mâide sûresi, 5/67.