Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın meydan okuması sadece o döneme münhasır değildir. Şöyle ki o asırdan sonra da bir kısım dâhi şairler yetişmiş, hatta bunlardan bazıları şiiri putlaştıracak kadar da büyütmüşlerdir ama, onların yazdıklarına dikkatle bakıldığında, çoğunun sunilik, tekellüf ve bir kısım tumturaklı sözlerden ibaret olduğu görülecektir. Meselâ, belli bir döneme damgasını vuran meşhur şairlerden Maarrî; “Ben şiirin peygamberiyim” diyecek kadar ileri giden Mütenebbî, kibir ve azamet kokan o muzahref sözleriyle sözde Kur’ân’a nazire yapmaya kalkışmışlardır ama, bu mağrur kâmetlerin şiir divanlarında, değil Kur’ân’a nazire bulmak, büyük ölçüde muhtevanın hiciv, bedbinlik, iddia ve karamsarlıktan ibaret olduğu müşâhede edilecektir. Bu kemtâli’liler, bir kısmı yirminci asrın nihilistleri gibi hiç mi hiç bu dünyadaki mevcudiyetlerinin sebeb-i hikmetiyle, zerreden küreye kadar şu kitab-ı kebir-i kâinatta cereyan eden baş döndürücü nizamın cereyan etme keyfiyetiyle ve “varlığın ille-i gayesiyle” ilgilenmemişler; hatta basit bir mevzuu süslü püslü ifadelerle anlatmadan öte kıymet-i harbiyesi olan herhangi bir şey ortaya koyamamışlardır.