Kalbi ince bir insan için ibadetler konusunda da doyma ve yeterli bulma diye bir husus söz konusu değildir. Farzları yerine getirdikten sonra, daha ne kadar ibadet edeceği şahsın kanaatine kalmış bir meseledir. Bir insan, kıldığı namazlar hakkında “Ben şunları huzur-u kalble kılamadım, gereğince eda edemedim. Bari yerlerine nafile kılayım veya dikkatsiz kıldığım bu namazları kaza edeyim.” diyebilir. Belli miktarlar tayin eder. Ölümün ne zaman geleceği belli olmadığı için kısa zamana sıkıştırır ve mesela her gün birkaç günlük de kaza namazı kılarak eksiğini gediğini kapatır.
Nafile ibadetler için “cebren li’n-noksan” yani “kırık-çıkık için sargı” ifadesini kullanıyor; onlarla farz ibadetlerimizdeki eksik-gediği kapama, kırık-çıkığı sarmayı hedefliyoruz. İşte bu husus, şahsın vicdanına kalmış bir meseledir. Mesela bir kişi belli bir müddet, kalbini Cenâb-ı Hakk’a tam tevcih edemeden farza durmuştur. Bir gün niyetin hakikatini anlar ve niyete, kalbin kastı ve teveccühü şeklinde bir tarifle yaklaşır. Teveccühü de mâsivâyı tamamen kalbden silme, o anda her şeyi unutup sadece Allah (celle celâluhu) mülâhazasına girme olarak anlar. Niyeti böyle anlayan birisi, bu şekilde bir niyetle namaza durmamışsa namaza hiç durmamış, namaz kılmamış sayılır. Ama bu meselede herkesin kendi seviyesine göre davranması gerekir.