Namaz, onun zevkini idrak edenler için çok zevkli bir amel, fakat muhakeme ve muhasebesini yapamamış kimseler için ise bir ağırlık ve yüktür. Bazıları, onu kılamadığı zaman affedilmez bir günahı işlemiş gibi kendisini hesaba çeker; bazıları da Allah’ın insanlara yüklediği, üstesinden gelinmez bir yük ve def-i bela kabilinden eda edilmesi gereken bir vazife olarak telakki eder ki, bu bir muhasebesizlik örneğidir. Aklı başında bir insan, dünyada ebedî olmadığını, ölümün bir gün mutlaka kendisine de uğrayacağını, ihtiyarlık alâmetlerinin aslında ölüme dair emareler olduğunu düşünür ve Cenâb-ı Hakk’ın kendisine verdiği nimetleri yerli yerince değerlendirmeye çalışır; çalışır da kendisine bahşedilen, günlük yirmi dört saatin büyük bir kısmını ahirete hazırlık için kullanır. O, ruhunun teneffüs etmesini, Allah’ın huzurunda maddî-mânevî temizlenerek ahirete ehil hâle gelmesini ve Rabb’in cemalini müşâhede etmesini; başka bir ifadeyle duyulmazları duymasını ve görülmezleri görmesini sağlayacak olan namaz için günde sadece bir saatini ayırmayı yeterli bulmaz. Beş vaktin arasına bir kısım nafileleri de serpiştirerek semeresini artırmaya çalışır.