İçeriğe geç

Hâsılı, işlerinin çokluğundan namaza vakit bulamayanlar, ilâhî gerçeklere gözleri kapalı olanlardır. Buna göre imandaki zafiyet, iman esaslarına inanılması gerektiği ölçüde inanmama ve bir-iki noktasına temas ettiğimiz namaz hakikatini kavrayamama, maalesef insanımızı bu türlü düşünceler içine sokabilmektedir. Bunlardan kurtuluş yolu ise yukarıda kısmen izah etmeye çalıştığımız gibi, yakîn derecesinde bir iman ve onun hayata yansıtılmasıdır.

d. İbadet Yorgunluğu

Müslümanlar olarak bizim en büyük dertlerimizden birisi de ibadetlerimizin çehresindeki solgunluktur. Ne acıdır ki camilerimiz ve camilerde saf tutan insanlarımız hazan yemiş yapraklar gibi; kimisi esniyor, kimisi uzanmış yatıyor, kimisi mihrapta bile dünya konuşuyor, kimisi bir an önce namazın bitmesini ve kendisini dışarıya atmayı bekliyor. Suizan etmek istemiyorum ama dışa akseden görüntü, –istisnalar olsa da genel itibarıyla– Allah’la tam alâkası olmayan, Peygamberini iyi tanımayan, dedesinin camiye gittiğini gördüğü için mescidin yolunu tutan, babasınının namaz kıldığına şahit olduğundan dolayı onu takliden safta yerini alan ve sadece şekil ve surette kalan kimselerin hâlini andırıyor. Bundan dolayı da caminin ve camideki cemaatin hâli başkalarına bir şey ifade etmiyor; ibadet, İslâm’a çağıran bir hâl dili olarak vazife görmüyor. Şayet biz tam bir inanmışlık hâli ortaya koysak, Hazreti Pîr-i Mugân’ın beyanıyla, “Eğer biz ahlâk-ı İslâmiye’nin ve hakâik-i imaniyenin kemâlâtını ef’âlimizle izhar etsek, sair dinlerin tâbileri, elbette cemaatlerle İslâmiyet’e girecekler. Belki küre-i arzın bazı kıtaları ve devletleri de İslâmiyet’e dehalet edecekler.”141 Fakat maalesef, biz İslâmiyet’i kendi cazibesiyle yansıtamıyoruz.

143