Evet, insan, kâinattaki bu muhteşem nizam ve intizamı görünce, “Bu ne müthiş, ne büyük bir kuvvet eseridir!” demekten kendini alamaz. Arkasından bir kere daha tefekkürle derin bir soluk almak için “Allahu ekber” der, iki büklüm olur. Durumuna göre ve tilâvet ettiği âyetlere bağlı olarak ya Cenâb-ı Hakk’ın gökten ve yerden indirdiği veya bitirdiği nimetleri düşünür ve hamd ü senâ hisleriyle köpürür ya da verilen şeyleri, verileceklerin referansı sayar ve sevinir. Böylece o, duygu ve düşünceleri itibarıyla hep O’na doğru yol alıyor gibi bir ruh hâletiyle gürler, tilâvet ettiği kelimelerle duyuş ve sezişleri arasında münasebetler kurar, hislerini namazın münasip bir rüknünde ona uygun “kelimât-ı tayyibe” ile seslendirir ve daha da derinleşerek seyahatini devam ettirir.
Evet, namazın içinde çokça zikredilen Sübhânallah, Elhamdülillah ve Allahu ekber gibi mukaddes kelimeler, bir bakıma kulluğun sesi-soluğu, miraç hakikatinin de farklı fasıllarının işaretleridir.
Biz, Cenâb-ı Hak karşısında kulluğumuzu icra ederken bütün müşâhede, duyuş ve hissedişlerimizi tesbih, tahmid ve tekbirler şeklinde dile getiririz. Vermiş olduğu maddî-mânevî, cismanî ve ruhanî bütün nimetlerine karşı “Elhamdülillah”; hiçbir şekilde şerîkinin bulunmaması karşısında tesbih sadedinde “Sübhânallah”; küçüklüğümüzü teslim, O’nun büyüklüğünü ilan sadedinde “Allahu ekber” diyerek umum rubûbiyetine karşı küllî bir ubûdiyette (kullukta) bulunmaya çalışırız.