Ahirete iman, iman esasları içinde yer alan ve davranışlarımızı murakabe altına almamızı sağlayan en önemli bir unsur olmanın yanında, hadd ü hesaba gelmeyen nice dünyevî faydalar da sağlamaktadır. Ayrıca her bir mü’minin gaye-i hayali olan, Allah Resûlü ile yüz yüze görüşme ancak ahirette olacaktır. Enbiyâ-i izâm, selef-i salihîn, evliyâ-ı kiram, asfiya-i fihâm hazerâtının hemen hepsi ahirettedir. Dolayısıyla bunlara kavuşma aşk u şevki içinde bulunan mü’minlerin, ahirete imanları ve o imanın kazandırdıkları daha bir başkadır.
Şimdi bu esasların bütününe iman etmek, kişiyi, öncelikle akide konusunda oturması gereken yere oturtacak ve onu gerçek huzura kavuşturacaktır. Bundan sonra da bu huzuru ihlal eden unsurlar iradî olarak def edilecek ve yine huzurun devamını sağlayacak ibadetler yerine getirilecektir. Dolayısıyla namazlara karşı tembellik göstermenin sebebi, ibadet öncesindeki icmalen arz ettiğimiz iman esaslarında aranmalıdır. İmanı tam tekmil olanlar için böylesi problemler asla bahis mevzuu olamaz.
Namaz, yukarıda kısaca üzerinde durduğumuz iman esaslarını teker teker hatırlatan bir ibadettir. Namazda her zaman, potansiyel bir hatırlatma ve derin bir zevk vardır. O, Rab karşısındaki acz ve fakrımızı hatırlatır. Üstesinden gelinmesi mümkün olmayan ya da öyle gözüken problemleri çözme yollarını gösterir ki, bunun aslı ve esası da her şeye gücü yeten bir Kadîr-i Mutlak’a imandır. Bu son hususu, Fâtiha sûresinin âyetleri üzerinde durarak biraz daha açabiliriz:
اَلْحَمْدُ لِلهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ“Hamd, zerrelerden sistemlere kadar her şeyi yaratan, terbiye eden, yetiştiren, olgunlaştıran Allah’a mahsustur.” Binbir hâdise karşısında insanın elinden tutan ve boğulmaktan kurtaran böyle bir Rabbe inandıktan sonra insan ne için ümitsiz olsun ki?