Bir toplulukta, hususiyle o topluluğun okumuş ve aydın kesimlerinde namaza karşı bir meyil yoksa o toplulukta dinî hayat pörsümeye yüz tutmuş demektir. Bugün Müslüman milletlerin nasıl derbeder olduklarına bakılacak olursa, Allah’ın azameti karşısında yüzlerini yere koyup secde etmeye tenezzül etmeyen başların, kendileri gibi nice küçüklerin kapısında eşik öptükleri görülecek ve bunun sebebi daha iyi anlaşılacaktır. Onlar, yaptıkları şeylerin hesabını vereceklerine inanmadıklarından; Allah korkusu ve mesuliyet duygusunun yerini hırsızlık, suistimal, saçıp-savurma gibi hasletler almıştır. Hâlbuki gerçek mü’minlerden meydana gelen bir topluluk böyle değildir; onlar, vicdanlarında en küçük bir şeyin bile hesabını verme endişesi taşır, dolayısıyla attıkları her adımı ona göre atarlar. Günde beş defa mescide gelip Rabbisiyle arasındaki ahd ü peymanı yenileyen bir mü’min, sanki “Senin kulun olduğumu unutmadım Rabbim! Bunu itiraf için yeniden huzuruna geldim. Dışarıya çıktığım zaman da hayatımı ona göre tanzim edecek, Senin mevcudiyetini bir lahza olsun hatırdan çıkarmayacağım. Her an beni müşâhede ediyorsun gibi adımlarımı atacak; değil insanların hukukuna tecavüz etmek; bir karıncaya dahi basmayacağım.” der. O, böyle düşünmeye mecburdur. Aksi takdirde söylediği şeylerle çelişkiye düşmüş ve yalan söylemiş olur. Çünkü o, günde kırk defa Rabbin huzurunda, kırk defa rükû edip, seksen defa başını secdeye koymakta ve Rabbin büyüklüğünü ilan ve itiraf etmektedir ki, böyle bir mü’minin hayatında inhirafların yeri olamaz.