Aslında Müslümanlık bir farklılığın sesi ve soluğudur. Bu açıdan hakiki bir mü’minin rükûuna bakan ona hayran olmalı, secdedeki hâlini gören neredeyse bayılmalı, Mevlâ-i Müteâl karşısında inlemesini duyan kimse kendinden geçmeli ve onunla beraber secdeye kapanmalıdır. İşte İslâm bu şekilde temsil edilmeyince karşı tarafta da mâkes bulmuyor; hiç kimse şekle bağlı yatıp kalkmalarda namazın ruhunu ve onun kutsî cazibesini göremiyor.
Biz, aslında kulluktan yana bir yorgunluk yaşıyoruz. Hepimiz yorgun askerler gibiyiz, âdeta ibadetlerden yorulmuşuz. Bir bıkkınlık var üzerimizde. Müslümanlığa avamca bakıyoruz, kalblerimizde İslâm’ı çok daraltıyor, sığlaştırıyoruz. Ülfetin zebûnu hâline geldiğimiz için değerler, gözümüzde renk atmış, matlaşmış; içimizde heyecan uyarmıyor. İbadetleri şeker-şerbet yudumlar gibi eda edemiyoruz. Her namazda cemaatten bir iki insanın içi geçse bu konsantrasyon ruhlarda çok şey ifade edebilir.
Nasibi Yorgunluk Olan Namaz
Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), رُبَّ صَائِمٍ لَيْسَ لَهُ مِنْ صِيَامِهِ إِلَّا الْجُوعُ، وَرُبَّ قَائِمٍ لَيْسَ لَهُ مِنْ قِيَامِهِ إِلَّا السَّهَرُ “Nice oruç tutanlar vardır ki, açlık ve susuzlukları yanlarına kâr kalır. Nice namaz kılanlar da vardır ki, çektikleri zahmet ve yorgunlukları yanlarına kâr kalır”142 buyurmaktadır.
Namazın ifade ettiği mânâ, bilhassa onun iç ifadesi, insanın iç derinliğiyle yakından alâkalıdır. Kur’ân’da da namazın anlatıldığı her yerde, onun bu iç derinliğine dikkat çekilmektedir. Mesela Mü’minûn sûresinde, felâh bulan insanlar anlatılırken, قَدْ أَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَ الَّذِينَ هُمْ فِي صَلَاتِهِمْ خَاشِعُونَ “Namazlarında huşû duyan mü’minler kurtuluşa ermişlerdir.”143 denilerek, namaz-huşû münasebeti nazara verilmektedir. Evet, huşû, gerçek mânâsını ancak namazda bulur. Öyleyse insan namazda, namazdan başka bir şey görmemeli, duymamalı ve düşünmemelidir.