Namaz, diğer bütün ibadetlerin mânâsını ruhunda taşıması ve hepsinden bir iz bulundurması sebebiyle âdeta bütün ibadetlerin fihristi gibidir. İnsan, diğer ibadetleri belli zaman dilimlerinde eda ederek Allah’a karşı kulluk borcunu yerine getirir; namaz ise böyle değildir. O, sürekli olarak insanın Allah’la alâkasını temin eder, rahmetle irtibatını devam ettirir. Bu yönüyle onunla boy ölçüşebilecek ikinci bir ibadet tasavvur etmek mümkün değildir. Namaz, rahmet ve kerem sahibi Rabb’e karşı, haşyet ve saygı dolu bir gönülle eda edildiği müddetçe dünyevî-uhrevî bir saadet vesilesi olur. Bu yüzden namaza en büyük ehemmiyeti, büyük bir davayı yüklenerek gelen, beşerin en büyük mükellefi Hz. Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) vermiştir. O, günde beş vakitle iktifa etmemiş; namazın ifade ettiği, “Cenâb-ı Hakk’a mülâki olup O’na münacatta bulunma” mânâsını gece de devam ettirmiştir. Hatta –Hz. Âişe’nin ifadesiyle– kendisi için bir mükellefiyet saydığı gece namazını hiç terk etmemiş; rahatsız olduğu zamanlarda, oturarak dahi olsa onu eda etmeye çalışmıştır.53 Böylece O, Rabbisine ibadet için tahsis ettiği ömründe bir parça karanlığın olmasına fırsat vermemiş, hayatının hiçbir ânını Rabbisinin adını anmadan, gafletle geçirmemiştir.