İçeriğe geç

“Ben, dedi, 2. Abdülhamid zamanında binbaşıydım. Ailem çok zengindi ve ben bir subaydım, kışladan ayrılmıyordum. Ancak bir gün anne ve babamın ard arda vefat haberlerini aldım. Ailede benden başka da işlerimizi evirip çevirecek kimse yoktu. Çiftlikler, dükkânlar, mağazalar ortada kalmıştı. Hemen Sadarete bir dilekçe ile müracaat edip istifa etmek istediğimi bildirdim. Sadaretten gelen cevap menfiydi. İstifam kabul olunmamıştı. Ben ikinci ve ardından üçüncü bir müracaatta daha bulundum. Ama her defasında aynı cevapla karşılaştım.

Bunun üzerine Hünkâr’a müracaata karar verdim. Bu kararımı Sadarete bildirdim. İsteğim kabul edildi ve mâbeyne alındım. Durumumu Hünkâra vicahî olarak anlattım. Elimden geldiğince mazeretimin meşruluğunu ispata çalıştım. Hünkâr istifa talebimden hoşlanmamıştı. Yüz ifadesinden bunu anlamak hiç de zor değildi. İsteksiz bir hâlde elinin tersiyle işaret etti: “Git, seni istifa ettirdik!” dedi.

Ben sevinerek huzurdan ayrıldım, eve döndüm. O gece bir rüya gördüm. Rüyamda Osmanlı ordusu tabur tabur, bölük bölük geliyor ve Efendimiz’e teftiş veriyordu. (Bu ordu idi ki kısa bir müddet sonra bütün cihana karşı kavga verecekti. Ve bu ordunun teftişini bizzat Efendimiz yapıyordu.) Yanında Dört Büyük Halife olduğu hâlde Efendimiz önünden geçen bölük ve taburları teftiş ederken, O’ndan bir adım geride edeb ve terbiye içinde, boynu bükük hâlde Abdülhamid de bulunuyordu.

Derken benim tabur geçmeye başladı. Ancak tabur dağınıktı. Başlarında kumandanları yoktu. Efendimiz bunu görünce Abdülhamid cennetmekâna: “Bu birliğin kumandanı nerede?” diye sordu. O da “Talebi üzerine istifa ettirdik.” cevabını verdi. İşte o esnada Efendimiz, beni bütün bir ömür boyu ağlatan şu sözü söyledi: “Senin istifa ettirdiğini biz de istifa ettirdik!”

91