İçeriğe geç

Müslümanlar 500 km’lik bir yolu zâdsız, zahîresiz ve çölün sıcağında katetme mecburiyetinde idiler: O devirde böyle bir yolu katetmek bir ay sürerdi. Bir ay, sırtlarındaki elbiselerle çölde yatıp kalkacaklardı.. haydi elbise ne ise.. ne yiyip ne içecekleri belli değildi. Medine’ye hicret ettikten sonra da hep onuruyla yaşamış bu insanlar, âdeta Medine’nin “Ensar” dediğimiz topluluğuna sığınacaklardı.

Bakın azab üstüne azaba! Ne var ki o kudsîler topluluğu, hepsine hem de seslerini çıkarmadan katlanacaklardı. Niçin? Söz Sultanı onlara diyor ki: “Sesinizi çıkarmayın, sabredin zira neticede varacağınız yer Cennet’tir.”

Efendimiz, Allah’ın (celle celâluhu) emirleriyle hareket ediyor ve hissiliğin zerresine dahi yer vermiyordu ama, gel gör ki karşı tarafın hıncı bir türlü yatışmıyordu. Evet, Müslümanları yurtlarından, yuvalarından ettikten ve o kadar insanı boğazladıktan, tehcire tâbi tuttuktan sonra dahi, bir türlü hınçlarını alamamışlardı. Bir gün aralarında daha vahşice bir karara vardılar: “Onların mallarına, mülklerine el koyalım ve tarlalarını aramızda taksim edelim.”7

O kadar ki 8-9 sene sonra Allah Resûlü Mekke-i Mükerreme’ye hem de muzaffer olarak teşrif buyurduğunda Hz. Üsame soruyor: “Yâ Resûlallah, hangi hanede ikamet buyuracaksınız?” O, gözleri dolu dolu şöyle cevap veriyor: “Akîl bize ev mi bıraktı ki, gidip orada oturalım!”8 Yani, Allah Resûlü’nün doğup büyüdüğü bugün kütüphane olarak kullanılan o mübarek evinin bir köşesinde ârâm buyuracağı bir yer bırakılmamıştı. Akîl, Ebû Talib’in neden sonra gözünü İslâmiyet’e açacak olan büyük oğlu.. o güne kadar Allah Resûlü’yle mücadele etmiş bir insan.. sonra da gelip Allah Resûlü’nün vârisi gibi O’nun malının üstüne oturmuş vefaya kapalı bir ruh. Herkesin malı taksim ediliyordu.

152