O, bu kadar sabırlı ve kararlıydı ama, kâfir bir türlü hıncını alamıyordu.. ve ondan sonra da yapmayı planladığı şeyler vardı: Mü’minleri bütün bütün Mekke’den uzaklaştıracak ve göçe zorlayacaklardı. Evet, doğup büyüdükleri, aziz ve şerif olarak yaşadıkları, rahat ve huzur içinde hayatlarını sürdürdükleri yuvalarından, çocuklarından koparılıp başka yerlere hicret ettirileceklerdi ve nihayet bütün Müslümanlar hicret etmeye başladı. Hz. Ömer’e kadar ilkler bütünüyle hicret ediyordu. Hz. Ömer (radıyallâhu anh) de göç ediyordu. Ama bu, öyle acı bir göç idi ki yanında hanımı da yoktu, çocukları da; tek başınaydı bu çileli yolculukta.5 Zira ancak, bu şekilde hicrete fırsat bulabilmişti. Hz. Ebû Bekir (radıyallâhu anh) göç ederken -fedakârlığa bakın ki- yanında her zaman “Anamız” deyip şerefle yâd edeceğimiz Âişe Validemiz (radıyallâhu anhâ) yoktu. Oysa ki o, henüz 7-8 yaşında bir çocuktu, pekâlâ neredeydi? Bilmiyoruz; zira göç ancak bu şekilde gerçekleşebiliyordu ve başka şekilde gitmelerine de imkân yoktu.
Evet, yurt, yuva terk ediliyor ve herkes göçe zorlanıyordu. Bir gün Utbe b. Rebîa, Abbas b. Abdülmuttalip ve Ebû Cehil, İbn Cahş’ın binasının damına çıkmış, evin bu boş ve harap hâlini görünce, Utbe’nin gözleri dolmuş, Ebû Cehil ise şöyle demişti: “Senin yeğenin getirdi bütün bunları başımıza!”6
Hayır; bunları O yapmamıştı; zalimler, gaddarlar, hazımsızlar, onları doğup büyüdükleri yerlerden uzaklaştırıyor ve onların hayvanlarına bile zulmediyorlardı. Kâfirin gözyaşları kendi zulmünün üzerine akıyordu.