O, benim bu içten gelen duama ‘Âmin!’ dedi. Sonra o şehit namzeti başlamıştı dua etmeye ve şöyle diyordu: ‘Allahım, bana çalımlı bir hasım gönder, savaşın tam hakkını vereyim, ben onu hırpalayayım; ama sonra o beni öldürsün, (çünkü benim için artık hayatın mânâsı yok. Zira Resûlullah şayet şehit oldu ise, burada artık benim için yaşamak abestir.) Sonra benim burnumu, dudağımı birer birer kessin. Sonra ben yüzümden, kulağımdan, burnumdan, dudağımdan, gözlerimden akan kanlarla Senin huzuruna geleyim. Sen bana de ki, ‘Abdullah! Burnunu, dudağını, kulağını ne yaptın?’ Ben de Sana diyeyim ki; ‘Allahım, ben utandım günah işlemiş uzuvlarımı Sana getirmeye, Habibinin yolunda kavga ederken döktüm geldim.’
Dua müthişti, ben bu müthiş adamın müthiş duasına ‘Âmin!’ dedim. Allah’a (celle celâluhu) yemin ederim ki Uhud bittikten sonra Allah Resûlü, halazâdesini arattırdı, buldu, ne dudağı vardı, ne burnu vardı. Karnında da mızraklar dönüp durmuş ve bağırsakları da deşilmiş vaziyette idi.”56
Gözleri hakikate açıldıkdan sonra; varsın dünyayı tam görmesin, varlığı buğulu buğulu seyretsin ne çıkar..!
İşte Nahle seriyyesinin başında bu Abdullah b. Cahş vardı. Allah Resûlü onu, on iki arkadaşıyla beraber, Medine’ye tam 500 km’lik mesafede bulunan, “Nahle” denilen yere göndermişti. Nahle, Mekke’nin burnunun dibinde bir yerdi. Oraya kadar gidip gelecek ve oradan Mekkelilerin durumunu tarassut edecekti. Ölümü birkaç kere göze almayan bir insanın böyle bir vazifeyi omuzlaması düşünülemezdi. Onun için Allah Resûlü, o insan seçimindeki fetanetini göstermiş ve seriyyenin başına tam adamını bulup koymuştu. Oraya, hayatı istihkar eden ve durmadan ölüm kovalayan bir yiğit gerekliydi ve Abdullah tam bu işin eriydi.