Bir küçük devlete karşı, çok küçük bir problemi halledemeyince, bizi yakından alâkadar eden bunca dünya meselesinin altından nasıl kalkabileceğiz ki? Öyle ise, dünyada öyle bir devlet olmalı ki, kaşını çattığı veya az öfkelendiği zaman başkaları hizaya gelmeli ve hadlerini bilmelidirler. İşte böyle büyük bir caydırıcı gücü sürekli elde tutmak, mazlumun, mağdurun imdadına koşmak ve ihkâk-ı hak etmek için mutlak lâzımdır. Bu da, o büyük güç ve aktivitenin yer yer bizzat gösterilmesiyle kolaylaşacak ve mümkün olacaktır. Ve geçmişte de öyle olmuştur.
Biz, dünya muvazenesinde bize düşen vazifeyi temsil ettiğimiz günlerde, Batılılar zulmen Hindistan’ı işgale yeltendiğinde: “Donanma-yı Hümâyûn, şimdi Hind Denizine açılıyor.” dediğimizde, tıpkı çapulcular gibi hemen kaçıyorlardı. Evet, o dönemde, dünya muvazenesinde bu kadar ağırlığımız vardı. Vardı.. ve Fransa’dan Hindistan’a kadar koskocaman bir dünyada, o müthiş hakemlik konumumuzla mazlumlar, mağdurlar bize koşuyor ve hak istirdadını, ihkâk-ı hakkı bizim kapımızda arıyorlardı.
Evet, İslâm’da, mazlumun, mağdurun, mahkûmun sahipsiz ve garibin imdadına koşmak için harp meşru kılınmıştır. Zaten mü’minler imdada koşmazlarsa başka kim koşacak? Allah (celle celâluhu) bizi yeryüzünde ihkâk-ı hakla vazifelendirmiştir. O noktayı tutmayı varlığımızın gayesi bilmeli ve elde etmeye çalışmalıyız. Yoksa zulümler devam edecektir.
c. İrşad Hürriyeti
Salisen; İslâm’da harp ve cihad, hak ve hakikati, doğruluk ve istikameti neşretme hürriyeti engelleniyorsa, o hürriyeti muhafaza etmek ve sağlama almak için yapılır. Dikkat ediniz; hak ve hakikati neşretmek için muharebe yapılmaz! Hak ve hakikati neşretme hürriyeti engelleniyorsa onun için muharebe yapılır.