Devlet-i Âliye oraları gül gibi idare ediyordu. Kimsenin burnu kanamıyordu. O türlü idare ancak göklerde olabilirdi. Ama elinizdeki nimetlere göz diken ve sofranıza üşüşen, kefere ve fecere, ağzınızdan size ait lokmayı aldı ve sizin sofranızı kendi aralarında paylaştılar. O kadar ki, bir dönemde onlardan biri, herhangi bir yerde bir okul açınca, “Ne olur ne olmaz, çıkarlarımız adına biz de orada bir okul açmalıyız.” diye bir başka devletin de iştihası kabarırdı. Şarkta bilmem nerede hatta en küçük bir vilayette dahi üç tane ayrı ayrı devlete ait yabancı dilde tedrisat yapan okul.. ve Türkiye’de, üç yüzün üstünde böyle kültür emperyalizminin keşif kolları.. böyle değilse, bunlar Türkiye’de ne arıyorlardı? Biz kendi kendimizi yetiştirecek idrake, dirayete, kiyasete sahip değil miydik? Ve, neydi acaba, sürekli kan damarlarımızın içinde virüsler gibi dolaşmalarının gerçek sebebi, idaremizle içli-dışlı olmaları ve eğitim seferberlikleri…
Herhâlde bu kadar içli-dışlı olmak istemeleri bizi candan sevdikleri için değildi! Hayır, onlar, bizim ruh dünyamızı kemirmek ve törpülemek için gelmişlerdi!. ve çok defa da bunda başarılı oldular. Balkan Harbinde gelip üzerimize çullandılar.. Cihan Harbinde başımıza gaile oldular.. İkinci Cihan Harbini aleyhimizde değerlendirmek istediler.. ama Allah (celle celâluhu) korudu, kolladı ve derken bu milleti bugünlere kadar getirdi.
Evet, niçindir bu başa gelenler? Hz. Muhammed Mustafa’nın (sallallâhu aleyhi ve sellem) gösterdiği hedefin milletçe yakalanması için gerekli olan performans gösterilmediği için! Cenâb-ı Hak, tenbih sadedinde şöyle buyuruyor: وَأَعِدُّوا لَهُمْ مَا اسْتَطَعْتُمْ مِنْ قُوَّةٍ وَمِنْ رِبَاطِ الْخَيْلِ“Onlara (düşmanlara) karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve cihad için bağlanıp beslenen atlar hazırlayın…”24